İçeriğe geç

Zweig’in Kadınları

“Sevmek , hoşlanmak başka; istemek, bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka… Aşk bence bu istemektir. Mukavemet edilemez bir istemek.”*
Evet, tam da budur; her şeyin bittiği, küllendiği bir zaman diliminde birdenbire tekrarlanan o bildik, tanıdık duyguların dönüşü… Ama geçmiş yılların imbiğinden süzülerek, demini alarak yeniden ortaya çıkan duyguları yüreklilikle yaşamak ne kadar mümkündür, başkalarınca çizilmiş sınırlarımız içinde yaşarken?
Yine de bazen kabul etmekte güçlük çektiğimiz gerçeklerle iç içe buluveririz kendimizi. Artık her şey için çok geç derken, hiçbir şey için geç olmadığının farkına varırız. Yaşamın sadece “an”lardan ibaret olduğunu, geçmişin ve geleceğin olmadığını anlayarak, yaşadığımız anın içinde kocaman bir “şimdi” yaratmak isteriz. Ve o şimdinin içinde bize bağışlanan sevgiyi olabildiğince yaşayabilmek… Dünü ve yarını düşünmeden, eline bir valiz bile almadan yüreğinin peşinden gitmek.
Tanrı’nın artık yaşamamızı günah saydığı duyguları, onun cennetini reddederek yaşamayı kaç kişi başarabilir ki?
Kaç kadın ya da kaç erkek yapabilir bunu?
Henriette bu cesareti göstermişti!
Stefan Zweig’ın “Bir Kadının Yirmi Dört Saati”adlı novellasında iki kadın karakterden biridir Henriette. Bir gün, sadece birkaç saati birlikte geçirdiği genç bir adamın peşinden gitmesiyle başlar öykü. Uzun yıllar süren hayal kırıklıklarını, sıkıcı evliliğini ve iki çocuğunu geride bırakan Henriette için etrafındakilerin birleştiği tek nokta, onun orospu ruhlu olduğudur.
Oysa yargılamak değil, anlamak gerektiğini savunur Zweig. Her zamanki hümanist bakış açısıyla kadının iç dünyasına eğilir. Bir kadının kendisini iç güdülerine özgürce bırakmasını ve tutkularının peşinden gitmesini; kocasının kollarında, gözleri kapalı onu aldatmasından daha doğru bulur. Gitmek, yaşamayı seçmektir, doğru ya da yanlış olması kendi seçimidir. Tanrı’nın cennetindeki mutsuzluk ya da şeytanın cehennemindeki mutluluk…
Hiçbir kadın ya da erkek ikisinden birini tercih ettiği için suçlanamaz.
Diğer karakter, Mrs.C’nin dramı daha farklıdır. Öykü, onun yaşamındaki bir yirmi dört saatin tüm yaşamına nasıl bedellendiği anlatır. Bir kumarhanede rastladığı çok genç ve bir kadın güzelliğine sahip adamla geçirdiği yirmi dört saatlik olağanüstü serüven sonrasında, her şeyini bir tarafa bırakarak onun peşinden gitmek isteyişini Mrs.C’nin ağzından dinleriz. Ama Mrs.C, Henriette kadar şanslı değildir.
Yaşamlarımız, başkalarının yaşamlarıyla kuşatılmış haldeyken, istediğimiz bir yaşamı yaşama ihtimalimizin olması bile bir umuttur bazen. Bu umudun gerçeğe dönüştüğü nadir zamanlarda, başkalarının söyleyeceklerini, genel ahlak kurallarını, içindeki mantığı ve utancı bir kenara bırakarak gidenleri anlamak gerek diyor Zweig, kısaca.
Sadece anlamak; yargılamak sıradan insanların işi değildir çünkü.
Aslında bu tür yargılarda bulunmak hiç kimsenin işi değildir. Herkesin hayatını kendi bildiği / istediği şekilde yaşamaya hakkı vardır. Bize yanlış gelen ilişkiler kendi yanlışlıkları içinde bir doğruya varmanın çabası içindedirler çoğu kez. Bu bağlamda, bazen bizi sevmeyene olan ilgimiz marazi bir kabullenişe dönüşür. Ve git gide kırılgan bir razı gelişle müebbed bir cezaya. Teammüden sevmek, vazgeçememektir bu…
Anatole France, “Mantıklı düşünüp, mantıksız davranmak insan yapısının özelliğidir,” derken sanırım benzer şeyler düşünüyordu. Her şey bir yana aşkı mantığın kalıplarına dökemezsiniz. Bunu yapabilseydik Aşk diye bir şey olmazdı zaten.
Hayatı olduğu gibi yaşamak yerine, tüm kuralları alt-üst ederek hayatı aşkla tatlandırmak, anlamlı kılmak, ona kendini adamak ve bu adayışta mutluluğu keşfetmek çoğumuza imkansız gibi gelir. Sadece uzaktan, ama onun hissetmesini bekleyerek, umarak, sonsuz bir sabırla sevmek… İyileşmek istemediğimiz bir hastalık gibi tüm acılarına severek katlanmak… Böylesine zor bir seçim hangi mantık kalıbına sığar ki?
Ve bu anlamsız bir çaba değil midir aslında?
Değildir, diyor Stefan Zweig.
Bu kez “ Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu”nda farklı, sıradışı bir aşkı anlatıyor. Aşkın her zaman iki taraflı olması gerekmediği gerçeğini, aşka dair bildiğimiz her şeyi unutarak öğreniyoruz.
Genç bir yazarla karşılıklı dairelerde oturan küçük bir kızın, yazara duyduğu çocukça bir ilginin büyüdükçe gelişen ve inanılmaz bir aşka dönüşen hikayesini, “Beni hiçbir zaman tanımamış olan ve ömrüm boyunca sevdiğim sen,” diye başlayan satırlarla birlikte okumaya başlıyoruz. Önce duygularının ne olduğunu bilmeyen küçük bir kız çocuğu, daha sonra aşık bir genç kız olarak çıkar karşısına sevdiği adamın. Ama her seferinde kendini adayıp sunduğu adam tanımaz onu. Sabah olduğunda yazar hediye olarak vazodaki beyaz gülleri verir ona. Sonrasında ne bebeğinden haberi olur, ne de her yıl doğum gününde gelen beyaz gülleri kimin gönderdiğinden… Hatta ne de yıllar sonra bir gece kulübünden alıp getirdiği fahişenin çocuğunun annesi olduğundan…
O tanımadıysa, kız neden tanıtmadı kendini diye aklınızdan geçiyor değil mi?
Geçmesin bence.
Bazı kadınlar, bazen tanınmak, hissedilmek ister…
Gözlerindeki o hâlâ çocuk kalmış ifade görülsün ister…
Görmüyorsa görmesi gereken, kırılgan bir razı gelişle müebbed bir ceza gibi kendi kendine yaşar aşkını…
Zaten Zweig’ın kadınları için, “Yol güzelse, nereye vardığının ne önemi vardır?”**
Çünkü onlar en baştan Tanrı’nın cennetini reddetme cesaretini göstermişlerdir kendi kendilerine…

* Sabahattin Ali
**Anatole FRANCE

Melek Koç

The following two tabs change content below.

Melek Koç

Görüyor muyuz sahiden, yoksa yürüyüp gidiyor muyuz? Günlük telaşın içinde hangimiz etrafındaki güzelliklerin farkına varıyor? Hep bir yerlere yetişmek, çalışmak, üretmek, kazanmak... daha iyi bir yaşam için sürekli çaba göstermek! Sonra? Ertelenen bir yaşam,yorgun bir beden ve sayılı günler... Ve de "Elde var hüzün!" Özetle, Behramoğlu'nun dediği gibi, "Hayatınızda AŞK yoksa, pek bir şey yok demektir..."

Latest posts by Melek Koç (see all)

2 Yorumlar »

  1. 0

    Stefan Zweig’ın yazdığı kitaplarda sayfa sayısı 100 olmasa bile kurduğu her bir cümle öylesine güzel ki,öylesine insana dokunuyor ki…Kaleminize sağlık.Elim yine Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’na gitti.

    • 0

      Stefan Zweig özellikle kadınları anlatırken onların duygusal durumlarını çok iyi analiz ediyor. Yargılamıyor, olduğu gibi anlatıyor. Yorum için teşekkürler. Sevgiler…

Bir Cevap Yazın

Scroll Up