İçeriğe geç

Çiçekçi Dükkanı

Susamlı simit kokusu ta sokağın başına kadar gelmişti sayın okuyucu. Bunca yıldır peşinden sürüklendiği onca şey varken zamanını neden şu su susamlı simit kokusunun peşine harcamadığını sorgulayarak yürüdü, küçük mahallesinin kendisinden daha küçük taşlarla bezenmiş kaldırımından. Gülümseyen bir yüzün aslında bir güne başlamak için en güzel yol olduğunu bir kez daha fark ederek ayrıldı fırından; kokusu iyice ciğerlerine sinen sıcacık simitler elini yakacaktı neredeyse. Keşke her şey aklından önce elini yaksaydı böyle. Taze simit kokusuyla yıpranmış kitaplarının kokusunun birbirine karışacağı dükkanının kapısına ulaştı.
Güneş dükkanın içindeki misafirliğini yavaşça hissettirmeye başlarken elindeki simitleri masanın üzerine, çayı ise ocağa koydu ve doğruca babasına dedesinden, kendisine ise babasından kalan pikabına doğru yola koyuldu. Dedesine de onun babasından kalmıştı bu pikap büyük ihtimal. İnce uzun parmaklarını, gözü gibi baktığı plaklarının arasında şöyle bir gezdirdi; sonra kendisine tüm asaletiyle bakan bir kadının gözleriyle buluşturdu gözlerini. Plağı yavaşça kabından çıkardı, pikabına yerleştirdi ve iğnesini yavaşça plağın üzerine kondurdu. Zaten her işinde böylesine özen gösterirdi, çünkü bazen hayatta özenli bir dokunuş her şeyi değiştirir. Birkaç saniye süren cızırtının hemen ardından ezgiler kulağına çalınırken o çoktan kendini sandalyesine bırakmış, ruhunu dinlendirmeye durmuştu bile.

“Şarkılar seni söyler, dillerde nâme adın
Aşk gibi, sevda gibi, huysuz ve tatlı kadın…”

Bir güne bir kadın sesiyle başlaması gerekiyorsa ve bu ses annesinin ya da sevdiği kadının olmayacaksa tabi ki de Müzeyyen Senar’ın olmalıydı; bu sabah da öyle oldu. Pikaptan gelen ezgi son notalarını tınılarken tek dileği olan bu hayata veda ederken de böylesine huzurla olmasını dilediği gibi kapattığı gözlerini önce araladı, sonrada tavanda yorulmaksızın, müthiş bir düzen içerisinde dönen pervaneye iliştirdi. ‘Fakat Müzeyyen, bu derin bir tutku’ diye mırıldandı dünyanın en müzeyyen Müzeyyen’ine, gözlerini kendisini izleyen dünyanın en müzeyyen Müzeyyen’inin çakır gözleriyle buluşturarak.

Birkaç hafta olmuştu sayın okuyucu. Bir kahve fincanı ve ayağının baş ucundan ayrılmayan köpeği ile beraber birkaç gün boyunca; yemek yemeyi ve uyumayı unutarak kitap sayfalarının arasında kaybolalı değil sayın okuyucu; kısacık hayatını hep başkaları için yaşadığını fark edeli. Tesadüf ya; iki mavinin arasında bir yerde düşünürken fark etmişti bunu da. Maviyi çok seviyordu.Ne de olsa ona en çok mavi yakışırdı. İşte ne kadar daha kaldığını bilemediği ömrünün şimdiye kadar geçenki kısmına dair en büyük farkındalıklarından birisi de yine maviye denk gelmişti.

Kendisine ne kadar ömrü kaldığı bildirilen birisi mi daha şanslıdır sayın okuyucu yoksa bu dünyadan ne zaman göçeceğini bilmeden yaşayabilen mi? Yahut; bir sabaha daha gözünü açabilen mi daha şanslıdır yoksa mavinin kokusunu doyasıya içine çekebilen mi?

Güneş yarım kalkmış kepengin parmaklıklarından usul usul içeriye süzülürken çaydanlıktan gelen fokurtu ile uyandı, gözü açık uykusundan. Yerinden doğruldu, ince belli bardağına taze demlenmiş çayını doldurduktan sonra masasına geçti, çıtırtısı büyük ihtimal az sonra küçük mahallesini uykusundan uyandıracak çalar saat olacak simidinden bir parça kopardı ve içinden bugün hangi çiçek olsam diye geçirerek başladı yeni gününe.

Hiç düşündün mü sayın okuyucu; çiçekçi dükkanlarının neden hiç demir kepenkleri olmaz? Çünkü bu hayatta kimse aklına getirmez çiçek çalmayı, içinden geçirmez bunu. İşte, biz de ne vakit bir çiçek dükkanı oluruz; işte o zaman ne uyku uğramayan gecelere gerek kalır ne de kepenge.

Mert Can Duman

The following two tabs change content below.

Mert Can Duman

M.Sc. | economist | choreographer | dancer | author | simplicity is the ultimate sophistication. Twitter: @mcdumann Instagram: @mcdduman

Latest posts by Mert Can Duman (see all)

Bir Cevap Yazın

Scroll Up