İçeriğe geç

Bülent’e Yaz Hesabı

Sabaha karşı saat 4.00… 

Özel bir hastanede refakatçi olarak Ece Ayhan’ın yanındayım. Usta şair çok hasta. Ayaklarında oluşan bir hastalıktan dolayı yürüyemiyor. 

Sesiyle uyanıyorum. “Yeter artık uyuduğun, ben acı çekiyorum, sen uyuyorsun” 

“Dalmışım, Ece Baba” diyorum ve yattığım küçük kanepeden kalkıyorum. Hemen odadan çıkıp hemşireyi çağırıyorum. 

“Nesi varmış yine nemrut ihtiyarın” diyor kızgın bir ifadeyle hemşire. 

Arada kalmışımdır hep, Ece Ayhan hemşireyi hiç sevmiyor, haliyle hemşire de onu. Gerçi hastane personeli bizi hiç sevmiyor… Doktorlar tanımıyor. Üzülüyorum.  Bir iki defa “Ne iş yapıyor bu amca diye sorduklarında, O, büyük bir şairdir, diye söylemiştim ama kimse umursamamıştı.” 

Paramız yok… 15 gündür hastanedeyiz. 

Gazetelerde bazı köşe yazarları Ece Ayhan’ı yazıyor. Şairi anlatıyor. Bir ikisi uğradı ve sonra sayfalarında ona sanki sahip çıkıyorlarmış gibi yazılar kaleme aldı… 

Gülüyorum onlara… 

Pilavlı tavuk yiyor sürekli. Acısı olmadığı zamanlarda keyifli, anlatıyor. Ben de bir yandan not tutuyorum. 

“Türk şiirinde Ümit Yaşar Oğuzcan nasıl duruyorsa, Türk resminde de Bedri Baykam öyle duruyor”, diyor bana sohbetimizin bir yerinde. 

Karşılaştırmalar yapıyor. Can Yücel’in Duygu Asena’ya Nazım Hikmet ile ilgili söylediği meşhur kart postal hikayesini anlatıyor. “Nazım Hikmet öyle oldu ki artık kart postallara kadar düştü” diyenin asıl kendisi olduğunu söylüyor. Ama bunu Nazım Hikmet’i eleştirdiği için söylemiyor. 

Bir not düşmek isterim. Yıllar önce sevgili Duygu Asena da bana aynı şeyi söylemişti. “Ben Nazım Hikmet’e kart postal şairi demek istemedim. Bunu Ece Ayhan söyledi, ne demek istedi diye sormuştum Can Yücel’e. Ama kabak benim başıma patladı.” 

Söz Can Yücel’den açılınca yurtdışı anıları başlıyor Ece Baba’nın. Ben, Can Yücel ve Bülent Ecevit beyaz paçalı donlarla tenis oynardık. Herkes bize şaşkınlıkla bakardı. Gülüyor… 

Evet, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit… Aklımıza geliyor. Bana, Ecevit’i aramamı söylüyor. 

Uzun uğraşlar sonunda ulaşıyorum Başbakanın danışmanlarına ve not bırakıyorum. 

Aradan üç gün geçmiş… Hastane personeli çok rahatsız artık “bu huysuz ihtiyardan.” Sürekli bize kızıyorlar. Hastanenin parasını ödeyebilsek, hemen başka bir yere gideceğiz biz de zaten. 

Ertesi gün… 

Koridordan “Ece Ayhan Çağlar, telefon…” diye bağıran bir sesle irkildik ikimiz de. Görevli kadın telaşla odaya girdi, şaşkın. Kekeleyerek, “Başbakanlıktan” diyebildi ancak. Anlamıştım, Bülent Ecevit arıyordu. Koşarak çıktım odadan. Karşıdaki ses, “Sayın Başbakanımız Ece Ayhan Çağlar ile görüşecek” diyor. 

Bu sırada Ece Ayhan tekerlekli sandalyeye oturtulmuş bana doğru geliyor. “Aloo, sesiyle heyecanlanıyorum. Efendim, Ece Bey şimdi geliyor, ben Ayhan” diyorum. “Tamam, evladım” diyor Bülent Ecevit. 

Koridordaki herkesin şaşkın bakışları içinde Ece Ayhan telefonu alıyor. Başlıyor konuşmaya… 

Düzeleceğini ve Çanakkale’ye döneceğini söylüyor. Ağrılarının olduğunu, ameliyatla işin çözüleceğini söylüyor. Sonra bir ara “pek sağlam yerim kalmadı” diyor. 

Artık pek rahattık… Özel odaya geçtik. Her şey çok temiz, bize acayip bir ilgi ve alaka var. 

Tavuklu pilavın biri gidiyor, öteki geliyor. Erkenden kalkıyoruz, anlatıyor, sürekli not tutuyorum… 

Şiirin soru sorma, şiirin karşı duruş, şiirin illaki sesli okunan bir şey olmadığını öğreniyorum.

Ece Ayhan, sözcükleri bir duvar gibi örüyor dizelere…

Hastaneden yaklaşık 10–15 gün sonra ayrılıyoruz.

Ayrılacağımız gün bütün masrafların Bülent Ecevit tarafından ödendiğini öğreniyoruz.

The following two tabs change content below.

www. uludag.university

Bir Cevap Yazın

Scroll Up