İçeriğe geç

Akşam Sefaları

          Unutulmuş bir duvar kenarında, kendiliğinden biten akşam sefalarını gördüğümde, geçmişin külleri arasından bir kıvılcım anılarımı tutuşturmayı başarıverir.

         İkindilerin akşama döndüğü saatlerde, hafif bir esinti çıkardı denizden doğru, tuzlu bir serinlik ve çokça hüzün taşıyan. Tüm çıplaklığını ince siyah bir tülle örtmek isteyen geçkin bir yosma gibi Haliç, biten günle birlikte kendi günahlarına gömülürken, güneşin suda bıraktığı dudak izleriyle birlikte solardı tüm renkler. Ve her şey rengini yitirirken, belli belirsiz bir titreyişle açmaya başlayan akşam sefalarının  beni kadim zamanlara götüren o eflatun büyüsüyle bir başka içsel  yolculuğa çıkardım.

        Hiç kimseyi sevmediğim kadar sevdiğim bir kadının, annemin, demli bir çay gibi koyu ve sıcak bakışlarında noktalanırdı gözlerim. Saklı bir hüzne aşina gözlerle, akşam sefalarının açtığı saatlerde hep    tek bir şarkıyı mırıldandığını duyardım: “Enginde yavaş yavaş günün minesi soldu / Derdim bana arkadaş bugün de akşam oldu.”

          Gerçekten bir derdi var mıydı, yoksa akşam hüznüne uygun düştüğünden mi söylerdi bilmiyorum.  Şarkının sonlarına doğru üzerinden ağır bir yükü silkelermişcesine omuzlarını kaldırarak kalkar, akşam yemeğini hazırlamak için mutfağa doğru yürürdü. Arkasından bakarken ahşap basamakların gıcırtısında kaybolan iç çekişleri gelirdi kulağıma.

          Şayet babam o gece nöbetteyse, akşam sefalarını annem sulardı. Kuyudan çektiği buz gibi suyla yaz ikindilerini serinleten çiçek ve toprak kokulu bir rüzgar estirirdi bahçede.

          Çiçeklerle birbirlerini anlıyor gibiydiler…

          Müthiş bir empati vardı aralarında… Hissederdim!

          Annem, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle onlarla konuşarak topraklarını sularken, akşam sefaları da en güzel en parlak çiçeklerini annem için açarlardı…

           Geceyi renklendiren bu güler yüzlü, neşeli çiçeklerin neden hep kuytulara, duvar diplerine dikildiğini hala bilmiyorum. Belki de neşeli, parlak görüntüleriyle kuytu duvar diplerini aydınlatsınlar diyedir, kim bilir?

           Şimdilerde bahçesinde akşam sefaları açan o evden çok uzaklarda; Haşim’in gamlı, Dıranas’ın hoyrat ikindilerinden, İlhan’ın “Bir roman gibi biten akşamlar”ına uzanmak , şiirlerinin lezzetine varmak istiyorum.

           Ne mümkün?

           Nerede o şiir gibi akşamları İstanbul’un?

           Duvarlarının kenarına akşam sefası dikilen bahçeler gibi kaybolup gitmişler. Tanpınar’ın, Yahya Kemal’in, Haşim’in İstanbul’undan eser kalmamış…

          Bir ben kalmışım o günlerden geriye, bir geçmiş zaman dinozoru!

 Düşünüyorum da; bizde içimizdeki karanlıktan kurtulmak için, akşam sefaları mı dikmeliyiz, ruhumuzun duvar diplerine…

Melek Koç

Reklamlar
The following two tabs change content below.

Melek Koç

Görüyor muyuz sahiden, yoksa yürüyüp gidiyor muyuz? Günlük telaşın içinde hangimiz etrafındaki güzelliklerin farkına varıyor? Hep bir yerlere yetişmek, çalışmak, üretmek, kazanmak... daha iyi bir yaşam için sürekli çaba göstermek! Sonra? Ertelenen bir yaşam,yorgun bir beden ve sayılı günler... Ve de "Elde var hüzün!" Özetle, Behramoğlu'nun dediği gibi, "Hayatınızda AŞK yoksa, pek bir şey yok demektir..."

Latest posts by Melek Koç (see all)

2 Yorumlar »

Bir Cevap Yazın

Scroll Up