İçeriğe geç

HERMAN HESSE’İN BOZKIRKURDU ROMANI ÜZERİNE: İÇİMİZDE BİR BOZKIRKURDU MU TAŞIYORUZ?

 download “Amaçlarından hiçbirini paylaşmadığım,                                                                 sevinçlerinden hiçbiri bana bir şey                                                                           söylemeyen bir dünyanın ortasında                                                                         bir bozkırkurdu ve sefil bir münzevi olmayıp                                                       ne yapacaktım.”( Bozkırkurdu, s.29)

Herman Hesse’in Bozkırkurdu romanını bitirdim bitireli yoğun bir yazı yazma ihtiyacı hissediyorum, fakat bir türlü oturamıyorum masamın başına, bir türlü dökemiyorum içimden taşan cümleleri satırlara. Kitap yarım kalmış bir aşk gibi ruhumda gezinip duruyor. Sait Faik’in “Yazmasam deli olacaktım,” demesi gibi Bozkırkurdu peşimi bırakmıyor bir türlü. Yazamamam, neyi yazacağımı bilmememden kaynaklanmıyor, tam tersi bu kitabı okuyunca hissettiğim özdeşim hissini, bu kitabın bende uyandırdıklarını nasıl anlatırım kaygısı içimi delik deşik ediyor. Daha fazla direnmek yerine yazmayı seçiyorum:

Hesse’in Bozkırkurdu romanı çerçeve hikaye tekniğiyle kaleme alınmış. “Yayıncının önsözü” başlığını taşıyan ilk bölümde anlatıcı, “Bu kitap, kendisinin sık kullandığı bir nitelemeye dayanarak ‘Bozkırkurdu’ adını verdiğimiz bir adamdan bize kalmış notları içeriyor. Notların bir önsözü gerektirip gerektirmediğini bir yana bırakalım; en azından ben Bozkırkurdu’na ilişkin anılarımı kaydedeceğim birkaç sayfayı da notlara eklemeyi zorunlu görüyorum.”  ifadesiyle romana giriş yapıyor. Anlatıcının teyzesi, evini Haller’e kiraya veriyor ve böylece Haller ve anlatıcı tanışmış oluyorlar.  Kitabın bu bölümü anlatıcının Bozkırkurdu ile ilgili izlenimlerini ve yaşadığı bazı anıları içeriyor. Bu bölümde Bozkırkurdu oldukça sıra dışı ve gizemli bir adam olarak tanıtılıyor.  Romanın sonraki bölümü “Harry Haller’in Notları” başlığını taşıyor ve “Yalnızca kaçıklar için” açıklamasıyla okuyucunun dikkatine sunuluyor. Bu bölümden sonra anlatıcı artık Harry Haller -kendi ifadesiyle Bozkırkurdu- oluyor ve romanın sonuna kadar da bu durum değişmiyor.

Peki kimdir Bozkırkurdu? Bu soruya tek bir cevap vermek zor olsa da kitaptan onunla ilgili içime dolanları paylaşmak istiyorum: Dış görünüş itibariyle insanda eşine az rastlanır bir insan hissi uyandıran bir adam. Olağanüstü yeteneklerine ve zekasına rağmen son derece mütevazı. Sığ değil derin, ciddi bir entellektüel birikime sahip olduğu halde bilgisini sergileme çabası içine girmiyor. Kendisinin ne olduğunun ne olmadığının farkında. O bir yabancı ama bu yabancılık ülkeye, şehre ya da insanlara yabancılık değil daha çok başka bir dünyadan gelmiş, geldiği bu yeni dünyaya bir türlü adapte olamamış gibi bir hali var. Etrafındaki insanlara karşı son derece nazik, ama insanlarla yakın ilişkiler kurmayı reddediyor daha çok uzaktan seyreder gibi. Arada evine gelip giden bir sevgilisi var ancak bu kadınla da kimsenin anlayamayacağı tuhaf denilebilecek bir ilişkisi var. Yaşamı bir acı çekme deneyimi olarak kabullenmiş, acısını kendine biricik amaç haline getirmiş, gerçek anlamda acı çeken  bir adam. Bu bağlamda Nietzsche’nin bazı özdeyişlerini doğrular gibi bir hali var. Son derece karamsar. Ancak bu karamsarlığın temelinde dünyayı değil, kendi kendini küçümsemesi yatıyor. Kısacası Bozkırkurdu kendi kendisiyle derdi olan, yalnız bir savaşçı.

Herman Hesse, kahramanı Harry Haller’e Bozkırkurdu ismini vererek onun toplum denilen kuşatıcı, kaotik düzendeki aykırı duruşunu anlatmak istiyor. Zira kurt sürüler halinde yaşayan bir canlı olmasına rağmen tek başına da varlığını sürdürebilir. Nitekim ilk bölümde anlatıcının onunla ilgili yaptığı şu tespitler de bu görüşleri doğrular nitelikte:

“Yolunu şaşırıp bizim aramıza düşmüş, kentlerde ve sürü yaşamında soluğu almış bir bozkırkurdu –başka hiçbir benzeti bundan daha çarpıcı niteleyemezdi onu, onun yalnızlığını, vahşiliğini, tedirginliğini, ondaki yurtsama duygusunu ve onun yurtsuzluğunu.” (S.17)

 Hermann Hesse Bozkırkurdu romanı ile ilgili şu tespitleri yapmaktadır:

 “Okurlarıma romanımı,  nasıl anlamaları gerektiğini ne anlatabilirim ne de böyle bir şeye kalkışmak isterim.  Yeter ki bu kitabı okuyan herkes,  içinde kendinden bir şeyler bulsun ve bundan yararlansın.  Gene de,  Bozkırkurdu’nun öyküsünün insanı kemiren bir hastalıktan ve bunalımdan söz ettiğini ama tüm bunların ölüme ve yok olmaya değil,  tersine iyileşmeye yönelik olduğunu anlarsa kendimi mutlu hissedeceğim. “

Bu cümlelere bakıldığında Hesse’in Varoluşcu felsefenin temel fikirlerinden biri olan insanın bu dünyaya atılmış olduğu ve dünyada kendi kendisini yeniden kurması gerektiği fikrine de yaslandığı görülmektedir. Evet insan bu dünyaya atılmıştır ve bu dünyada yapayalnızdır aslında. Bu yalnızlık, bu acı, bu insanı için için kemiren bunalım onu yok oluşa doğru sürükleyebileceği gibi onun kendisini yeniden var etmesine de zemin hazırlayabilir. Tıpkı toprağa atılmış bir tohumun çatlamadan filiz verememesi gibi.

Hesse’in bu ifadelerde üzerinde durduğu bir diğer nokta da okurun kendisinden bir şeyler bulmasıdır ki roman bu anlamda bu dünyada bir derdi olan, biraz kafa yoran, düşünen, hayatı anlama ve anlamlandırma çabası içinde olan herkese bir şeyler söylüyor aslında.  Romandan alıntıladığım şu cümleler düşünen, kafa yoran insanı ne de güzel anlatıyor:

“Gerçekte çekilen acılardan gurur duymak gerekir, her acı bize yüksek bir aşamada olduğumuzu anımsatır. Ne ilginç, değil mi! Nietzsche’den seksen yıl önce söylenmiş! Ama benim size göstereceğim cümle bu değil, bekleyin bir dakika –işte buldum. Okuyorum: ‘İnsanların büyük çoğunluğu yüzmeyi öğrenmeden yüzmek istemez. ‘ Ne anlamlı bir söz, değil mi? Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için yaratılmışlar, düşünmek için değil! Evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa, bunda ileri bir noktaya ulaşabilir; ne var ki, karayla suyu değiş tokuş etmiştir böyle biri ve bir gün gelir suda boğulur.”(s.17)

 “Öyle çağlar vardır ki, bütün bir kuşağın insanları iki çağ, iki ayrı yaşam üslubu arasında sıkışıp kalır, her türlü doğallık, her türlü gelenek ve görenek her türlü korunmuşluk ve suçsuzluk duygusu çıkıp gider elden. Kuşkusuz herkes bunun aynı ölçüde ayrımına varamaz. Nietzsche gibi biri bugünkü sefaleti bir kuşaktan daha fazla süre önce yaşamak zorunda kaldı; onun tek başına, hiç anlaşılmadan yaşadığını bugün binlerce insan yaşamakta. (…) Bay Haller iki çağ arasında sıkışıp kalanlardan, tüm korunmuşluk ve suçsuzluklara uzak düşenlerden, insan yaşamının tüm güvensizliğini kişisel acı ve cehenneme dönüştürüp yoğun biçimde yaşamaları alınlarına yazılmışlardan biridir. (…) Şunu da unutmadan söyleyeyim ki, niyetim onlara ne arka çıkmak ne de onları yadsımaktır; notları okuyacak herkes buyursun, kendi vicdanına göre karar versin!”(s.23)

Hesse’in, romanın birinci bölümünde anlatıcının ağzından yaptığı bu tespitler sanki birebir çağımızı ve bizleri anlatıyor gibi. Ve ben tüm bu olağanüstü tespitlerden sonra kendi kendime sormak istiyorum: “Her birimiz aslında içimizde bir Bozkırkurdu mu taşıyoruz?” Eğer cevabınız “evet” ise hepinizi kendinize bir adım daha yaklaşmak adına Bozkırkurdu’nu okumaya çağırıyorum. Hesse’in de dediği gibi “Notları okuyacak herkes buyursun, kendi vicdanına göre karar versin!”

ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIM

“Bozkırkurdu’nun bakışı çağımızın, çağımızdaki bütün o yapmacık işgüzarlıkların, bencil, açgözlü çabaların, kendini beğenmiş, sığ entelektüelliğin yüzeysel oyununun içine sızıyordu..ah, ne yazık ki bu bakış daha da derinlere iniyor, çağımızın, ussallığımızın, uygarlığımızın kusurları ve umarsızlıklarından çok daha ilerilere uzanıyor, tüm insanlığın can evine gidip dayanıyordu. Bir düşünürün, belki bilge bir kişinin insan yaşamının vakar ve anlamından duyduğu kuşkuyu usta bir dille tek bir saniyede açığa vurmaktaydı. Bu bakış diyordu ki: ‘Görün işte, böyle soytarı kişileriz biz! Görün işte böyledir insan!’ Ve tüm bu şan ve şöhretler, tüm akıllılıklar, tüm ussal kazanımlar, insanlığın yücelik, büyüklük ve kalıcılığına yönelik tüm atılımlar yıkılıp gidiyor, maskara bir oyuna dönüşüyordu!”(s.11)

“İnsanların büyük çoğunluğu yüzmeyi öğrenmeden yüzmek istemez.’ Ne anlamlı bir söz değil mi? Yüzmek istememeleri doğal, çünkü karada yaşamak için yaratılmışlar, suda değil. Ve düşünmek istememeleri de doğal, çünkü yaşamak için yaratılmışlar, düşünmek için değil! Evet, kim düşünürse, kim düşünmeyi kendisi için temel uğraş yaparsa bunda ileri bir noktaya ulaşabilir; ne var ki karaya suyu değiş tokuş etmiştir böyle biri ve gün gelir suda boğulur.” (s.17)

“Yolunu şaşırıp bizim aramıza düşmüş, kentlerde ve sürü yaşamında soluğu almış bir bozkırkurdu -başka hiçbir benzeti bundan daha çarpıcı niteleyemezdi onu, onun yalnızlığını, vahşiliğini, tedirginliğini, ondaki yurtsama duygusunu ve onun yurtsuzluğunu.”(s.18)

“Ama ben o değilim, onun yaşadığı gibi yaşamıyorum, kendi yaşamımı, kendi orta halli, ama sağlam temellere oturmuş, ödevlerle yüklü küçük yaşamımı sürdürüyorum.” (s.22)

“Bay Haller’in (Bozkırkurdunun) ruh hastalığı -bugün biliyorum artık- tek bir kişide rastlanan bir garabet değil, doğrudan çağın hastalığıdır, Bay Haller’in içinde yer aldığı kuşağın bir saplantısıdır; öyle bir saplantı ki, görüldüğü kadarıyla güçsüz ve yetersiz kişilerde değil, daha çok güçlü, alabildiğine aydın ve yetenekli kişilerde rastlanıyor.”(s.22)

“Nietzsche gibi biri bugünkü sefaleti bir kuşaktan daha fazla süre önce yaşamak zorunda kaldı; onun tek başına, hiç anlaşılmadan yaşadığını bugün binlerce insan yaşamakta.”(s.23)

“Amaçlarından hiçbirini paylaşmadığım, sevinçlerinden hiçbiri bana bir şey söylemeyen bir dünyanın ortasına bir bozkırkurdu ve sefil bir münzevi olmayıp ne yapacaktım.”(s.29)

 “Ah şimdi bir dostum olsaydı, rastgele bir tavan arasında kalan, yanı başında kemanıyla mum ışığında düşünüp duran bir dostum! Gece sessizliğinde nasıl gizlice yanına sokulur, döner merdiveni usulcacık tırmanıp nasıl karşısına çıkardım ve sonra nasıl nasıl söyleşiyle, müzikle eşsiz güzellikteki birkaç saati bir bayram havası içinde birlikte geçirirdik.” (s.35)

“Bir insandı kısaca, ama yine de bir bozkırkurduydu gerçekte. Kafası çalışan insanların öğrenebileceği pek çok şeyi öğrenmişti. Hayli zeki bir adamdı. Öğrenemediği tek şey, kendisinden ve yaşamından memnunluk duymaktı.” (s.40)

“Güç insanını güç yıkar, para insanını para; köle ruhlu insanı başkalarına kulluk etme, zevk insanını zevk çökertir. Bozkırkurdu’nu da bağımsızlığı yıkmıştı.” (s.45)

“Orta sınıftan biri için kendi ben’inden, kuşkusuz yeterince gelişmeyip güdük kalmış bu benden, değerli bir şey yoktur. Dolayısıyla yoğunluk pahasına kendini ayakta tutar, güven içinde yaşar, Tanrı’ya sevdalanmışlığını verip vicdan rahatlığını alır karşılığında, hazzı verip hoşnutluğu, özgürlüğü verip rahatlığı, ölümcül ateşi verip tatlı sıcaklığı alır. Bu yüzdendir ki yaradılış bakımından orta sınıfa mensup biri güçsüz bir yaşam dürtüsüyle donatılmıştır, korkaktır, kendisini elden çıkarmaktan çekinir, kolay yönetilecek biridir. Dolayısıyla, gücün yerine çoğunluğu, şiddetin yerine yasayı, sorumluluğun yerine oylamayı geçirmiştir.” (s.50)

“Ve her defasında bir maskenin alaşağı edilmesinden, bir idealin yıkılmasından önce tüyler ürpertici bir sessizlik ve boşluk içinde buldum kendimi, şimdi bir kez daha yaşamak zorunda kaldığım ölümcül boğulmayı, yalnızlığı ve çevreyle ilişkisizliği, sevgisizliğin ve umarsızlığın bu boş, ıssız cehennemini yaşadım.”(s.65)

“Ölümü benim için bir kayıp oluşturacak insan, bu kentin, bu dünyanın neresinde yaşıyordu? Ve benim ölümüm kendisi için önem taşıyacak insan nerdeydi?” (s.69)

“Ben nasıl şimdi giyiniyor, evden çıkıp profesörü ziyaret ediyor, onunla az çok yapmacık nazik sözlerle konuşuyor ve bütün bunları doğrusu gönülsüz yapıyorsam, insanların çoğu da her Allahın günü, her saat kendilerini zorlayarak, bir gönülsüzlükle böyle davranıyor, böyle yaşıyor, onu bunu ziyaret ediyor, onunla bununla söyleşiyor, dairelerinde, bürolarında oturup mesai saatinin bitmesini bekliyordu; hepsi de zoraki, otomatik olarak, gönülsüz görülen işlerdi,
makineler tarafından da pekala yapılabilecek ya da yapılmadan kalabilecek işler. Ve ardı arkası kesilmeksizin sürüp giden mekanikliktir ki, onları benim gibi kendi yaşamlarını eleştirmekten, bu yaşamın aptallığını ve sığlığını, iğrenç şekilde sırıtan ne idüğü belirsizliğini, umarsız hüznünü ve kofluğunu görüp duyumsamaktan alıkoyuyordu.”(s.75)

“Soğuk ve aydınlık gözleri bilinçli bir hüzün içinde yüzüp duruyordu; sanki bu gözler akla gelebilecek tüm acıları çekmekle kalmamış, bunları evet deyip bağrına basmıştı.” (s.105)

“Her zaman yalnızca yaşanılan an vardı onun için, gelecek diye bir şey bilmiyordu.” (s.107)

“Hermine gibi ânı yaşamasını bilen, Hermine gibi hal’de yaşayan ve yol kenarında gördüğü her küçük çiçeği , ağırlıktan yoksun her ânı dostluk ve özenle bağrına basan birine hayat diş geçiremezdi.” (s.108)

“Canavarmış’ ya da ‘yırtıcı hayvanmış’ ne aptalca sözler bunlar! Hayvanları böyle sözlerle nitelemek doğru değil. Öyle, çokluk korkutucu yaratıklardır, ama insanlardan daha dürüsttürler.” (s. 109)

“Aman Tanrım, diye düşündüm, şimdi bunların arasına karışacak, bu insanların dünyasını, bana yabancı bulduğum, şimdiye dek titizlikle kaçıp öylesine aşağıladığım bu dünyayı, haylaz ve eğlence düşkünü bu insanların dünyasını, mermer masacıkların, caz müziğinin, aşüftelerin, pazarlamacıların bu sığ ve kalıplaşmış dünyasını yurt mu edinecektim kendime!” (s.116)

“O akşamki konuşmamızdan sonra Hermine’ye benim için demiş ki, ‘bu insana çok ilgi göster, çünkü pek mutsuz görünüyor.’Hermine bunu nereden çıkardığını sorunca, ‘Zavallı zavallı insan,’ demiş ‘Gözlerine baksana. Gülemiyor.” (s.119)

“…pek kitap okumamış, okumanın ne olduğunu pek bilmeyen, bir Çaykovski’yi bir Bethoven’dan ayırt edebilmekten uzak bir kadını bir saatten uzun süre sevmemi düpedüz olanaksız görmüştüm.” (s.136)

“Mutlu olmaktan memnun değilim ben, mutluluk için yaratılmış biri sayılmam. Benim yazgım değil bu, benim yazgım bunun karşıtıdır.(…)Benim gereksindiğim, benim aradığım bir başka mutsuzluktur; tutkuyla acı çekmemi ve hazla ölmemi sağlayacak bir mutsuzluk. Benim istediğim böyle bir mutsuzluk ya da mutluluktur işte.” (s.142)

“(Maria sayesinde elde ettiğim)mutluluğa karşı değilim. Ah hayır, seviyorum onu, şükranla karşılıyorum. Yağmurlu bir yaz mevsiminin ortasında günlük güneşlik bir gün kadar güzel. Ama kalıcı olmadığını da hissediyorum. Bu mutluluk da kısır nitelik taşıyor. İnsanı memnun ediyor, ama memnunluk bana göre değil. Bozkırkurdu’nu yıpratıyor bu mutluluk, onu doymuş biri durumuna sokuyor, ama uğrunda ölmeye değer bir mutluluk olmaktan uzak.” (s.142)

“-İlle ölmek gerekiyor yani.” “Sanıyorum evet! Mutluluğumdan pek memnunum, ona bir süre daha katlanabilirim. Ama mutluluk bana bir saatlik zaman bırakmaya görsün, uyanıp kendime gelebilmem ve özlemlere kucak açabilmem için bir saatlik zaman, tek arzuladığım şey onu sürekli alıkoymak değil, yeniden acı çekmek oluyor, ama eskisinden daha güzel, eskisi kadar sefil denmeyecek gibi acı çekmeyi, beni ölmeye hazır ve istekli kılacak gibi acı çekmeyi arzuluyorum.” (s.145)

Haklısın Bozkırkurdu, yerden göğe haklısın, öyleyken yok olup gitmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Bugünün pek az şeyle yetinen basit ve rahat dünyası için fazla iddialı ve açsın, seni kendi içinden tükürüp atıyor bu dünya, onun boyutlarının dışına taşıyorsun. Günümüzde yaşamak ve yaşamaktan zevk almak isteyen birinin senin gibi, benim gibi bir insan olmaması gerekiyor. Zırıltı yerine gerçek müzik, eğlence yerine kıvanç, para yerine ruh, gelişigüzel etkinlikler yerine gerçek eylem, oyun yerine gerçek tutku arayan birine bu dünya gerçek yurt olamaz…” (s.145)

“Tek kılavuzumuz yüreğimizdeki özlemdir.” (s.147)

“Özlemini çektiğiniz o gerçek, yalnızca kendinizde yaşıyor. Ben size kendi içinizde var olandan başka bir şey veremem, ruhunuzdakinden bir başka resim galerisini buyur edip çıkaramam önünüze.”

“Ne var ki, bütün bunlar yalnızca bir maske oyunuydu, ikimizin arasında oynanan bir oyundu yalnızca, ikimizi birbirimize daha sıkı bağladı, ikimizin birbirimiz için yanıp tutuşmasına yol açtı. Her şey bir masaldı, her şey alışılmışın bir boyut ilerisindeydi, bir anlam daha derindi, oyun ve simgeydi her şey.” (s.160)

“Sizi neşelendirmek, size gülmeyi öğretmek bütün bu gösterinin amacıdır. Umarım işimi zorlaştırmazsınız.” (s.170)

“Bu sihirli tiyatro gördüğüm kadarıyla saf bir cennet olmaktan uzaktı, ne kadar cehennem varsa o sevimli dış görünümünün altında yatıyordu. Aman Tanrım burada da insan için bir kurtuluş söz konusu değil miydi?” (s.188)

“Adem’in elmayı yemiş olması da onların suçu değil, yine de bunun cezasını ister istemez çekecekler.” (s.198)

“Allah kahretsin, nasıl da acı bir tadı vardı yaşamın!” (s.200)

“Bu yüzden kendisini sonsuza dek yaşamakla ve tiyatromuza giriş iznini on iki saatlik bir süre için geçersiz kılmakla cezalandırıyoruz.” (s.207)

“Aklınızı başınıza devşireceksiniz artık! Yaşayacak ve gülmesini öğreneceksiniz… Hepsi bu kadar sizden daha fazla bir şey istendiği yok.” (s.208)

 

Reklamlar
The following two tabs change content below.

hercaiokumalar

Kitap gezgini, kitapları sığınak bilmiş bir firarî, hayat acıttığında, yalnız kaldığında, susmak ve durulmak istediğinde kitaplara yaslanmış bir kitapperest...

Bir Cevap Yazın

Scroll Up