İçeriğe geç

Loş

“Sanki yıllardır ha söndü ha sönecek gibi titrek yanan mum ışığına bakıyordu; ben de ona. Gözlerimizi bile ayırmadan ne buluyorduk bilmiyorum; o bir mum ışığında, ben ise tüm kıvrımlarını ezberlediğim yüzünde. Bir yerlerden bir müzik sesi geliyor, nereden olduğunu çözmek istiyorum ama şu hayatta hipnoza inanmanın tam da vakti gibi kafamı bile çevirecek kuvveti bulamıyorum kendimde. Hala merak ediyorum, kendini tüketmek zorunda kalan bir mumun zorla aydınlattığı bir odada ikimiz de gözlerimizi bir noktadan ayırmadan ne yapıyorduk…

Küçükken uykumdan korku ile uyanıp da doğrulduğumda odamın kapısının kapalı olduğunu gördüğünde korkularıma korku eklerdim. Hele bir de hayatı öğrendiğimiz sokak kaldırımlarının üzerinde, yorulmadan dikilen sokak lambaları odamı aydınlatmıyorsa vay halime… Ucu bucağı olmayan bir karanlığın ucunda hala var olduğunu düşündüğüm kapıya öylece bakardım. İnsanın aralıksız bir noktaya baktıktan sonra zihnindekileri, sanki bir sinema perdesine yansıtır gibi, o karanlığa yansıtma gibi olağanüstü bir gücü oluyormuş;  masallardan öğrendim. Ve şu yedi milyar insanın aynı anda sığmayı başardığı dünyada bu olağanüstü güce sahip olan seçilmişlerden biri de bendim.

Aradan yıllar geçti, neredeyse her şey tükendi; lakin fark ettim ki benim bu gücüm tükenmemiş. Hala, karanlık bir odada, gözlerimi ayırmadan bir noktaya baktığımda zihnimdekileri karşıma serilen siyah perdeye yansıtabiliyorum. Övünülecek bir şey mi peki bu sayın okuyucu? Hiç sanmıyorum.

Duvarda asılı saatini çıkardığı ses, ışığı giderek titrekleşen, güçsüzleşen mumun fitilinin çıtırtısına karışıyordu. Vücuduma bir zehir enjekte edilmiş de giderek hissizleşiyorum, bedenimin dört bir yanına duble yollar ile hizmet götüren sinir sistemim emekliye ayrılmış da sinir uçlarımdaki kanı geri çağırıyormuş gibi. Radyoda dolaşırken denk geldiğin o çok sevdiğin şarkının sesinin giderek azalması ve sonunda o havada güneş olsa da, yağmur damlaları yeri sulasa da her daim bu kadar enerjik olmayı nasıl başardığını hiçbir zaman çözemeyeceğim sunucunun sesine yenik düşmesi gibi. Sinirlerim sınırlarımı aşıp beni terk ediyordu.

Ne olmuştu da seninle dünyanın her yerine gelirim diyen yaşam belirtim dahi durup dururken çekip gitmelere başlamıştı? Kendimi yaşam uğraşıyla ilgilenme yolunda daha fazla nasıl yüreklendirebilirdim? Cevapsız sorularım sistemin geri yükleme sırasında belirtilmeyen bir hata oluşmasına sebep oluyor. Bir dolu sözcük yığınından oluşan bir metin önüme getirilip bu şartları anlayıp kabul ediyorsam Tamam’a tıklamam isteniyor. Üstüne bir de devam etmek için bir tuşa basmam gerekiyor. Ortada zoraki yanan bir mumdan başka bir şey yok sayın okuyucu.

Cevapsız sorularım bire düştü artık. Uçsuz bucaksız bir karanlığın tam ortasında, hala yanmaya devam eden bir mum ile başbaşayım. Artık gözlerimi ayıramayacağım bir nokta yok çünkü her yer aynı karanlıkta, aynı durgunlukta. Tek bir sorum var artık; tükenmeyen bir tek tükenmez kalem bile yokken bu mum hala nasıl yanabiliyor?”

Erkan satırları süsleyen harflerin birbirine karıştığı mektuba bir süre baktıktan sonra kucağında uzunca bir zamandır uykuda olan köpeğini rahatsız etmeden önündeki sehpaya bıraktı. Yanıbaşındaki tütününü ve makaronunu aldı, aklı hala biraz önce okuduğu mektupta kalmışken. Sarma işini uzattığını fark etti. Bozmadı kendini Erkan, bütün dikkati parmak uçlarındaydı.

Sardığı tütün değildi, kağıt da değildi. Kendini kendisiyle sarıyor, sarmalıyordu.

Mert Can Duman


Esere yazarın Kahve Yanı Yazıları‘ndan da erişebilirsiniz.


loş

Reklamlar

Bir Cevap Yazın