İçeriğe geç

KAZANCAKİS’İN ZORBA ROMANINA DAİR: EKSİK BİR ŞEYLER Mİ VAR HAYATIMIZDA?

“Hiçbir şeyim eksik değil, diyorum sana! Ama, şimdi sen otur da insanın yüreğine sor.” (s.192)

“-Peki sen neden yazıp da, bize dünyanın bütün sırlarını anlatmıyorsun Zorba?
-Neden mi? Çünkü ben, senin dediğin o bütün sırları yaşıyorum ve yazmaya vaktim yok da ondan.” (s.249)

Fonda Ezginin Günlüğü “Eksik Bir Şey mi Var Hayatımda?” diye seslenirken ben de günlerdir içimde büyüyüp duran Zorba romanını yazmanın sancısı içinde kıvranıyorum. Zorba, Nikos Kazancakis’in kendi hayatından da izler taşıyan en önemli romanlarından biri. Yazar, romanın başında çok sevdiği dostunun “Ne zamana kadar kağıt yiyip mürekkep yalayacaksın? Benimle birlikte gel…”(s.17) şeklindeki çağrısına uymamış ve geride kalmayı, bir başka deyişle okumayı, yazmayı, “kağıt faresi” olmayı  seçmiştir. Yazarın kendisi de dostunun haklı olduğunun farkındadır ancak bu durumu düzeltmek için bir çaba da sarf etmez. Romana ismini de veren Zorba adlı kahraman ise kahramanımızın tesadüfen karşısına çıkan, okumayı değil yaşamayı seçmiş, özgür ruhlu, zengin tecrübeli bir adamdır. Romanda olaylar yazarın ağzından anlatılır. Yazar, çok sevdiği  dostunu uğurladıktan sonra ondan geriye kalan boşluğu doldurmak için Girit’in Libya’ya bakan kıyısında bırakılmış bir maden ocağı kiralar asıl amacı maden ocağı işletmekten çok dostunun bıraktığı boşluğu dolduracak bir işle oyalanmaktır. Tam yola çıkacakken karşısına ihtiyar bir adam çıkar ve ondan iş ister. Yazar da onun en son bir maden ocağında çalıştığını öğrenince onu yanına alıp yola çıkar. Yazarımıza Girit’te kaldığı süre içerisinde yoldaş olacak ve yazarın kafasını kitaplardan kaldırıp biraz olsun hayata bakmasını sağlayacak, ona bambaşka bir bakış açısı kazandıracak bu kahramanın adı, Aleksi Zorba’dır.(Aleksi Zorba, gerçekte yaşamış bir şahsiyettir ve asıl adı Yorgo’dur. bkz:  https://eksisozluk.com/vios-kai-politia-tou-alexi-zormpa–1766038?p=4)

Romanda adı Aleksi Zorba olarak geçen karakter gerçekte de yaşamış bir şahsiyettir ve asıl adı Yorgo’dur.

Romana da ismini veren Zorba “başka türlü bir adam”dır. Başka türlü diyorum zira Zorba yaptıklarıyla da yaşam tarzıyla da öyle herkesin kolay kolay hazmedebileceği, kabulleneceği, içine sinerek destek verebileceği bir kahraman değildir.

Romanda yazar ile Zorba’nın Girit’teki linyit ocağını işletirken yaşadıkları anlatılır. Girit’te Zorba’ya yoldaşlık yapan Madam’ı ve birkaç tali kahramanı saymazsak roman iki kahramanın bilgelik ve hayat dersi dolu diyalogları ile yazarın zaman zaman araya girerek yaptığı açıklamalardan oluşur. Ancak romanın kurgusu oldukça başarılıdır ve romanda çok az olay olmasına rağmen son derece akıcı bir dille kaleme alınmıştır.

Romanın ne anlattığına gelince; bir tarafta başını kitaplardan kaldırmamış, hakikati onların sıcak kucağında arayan bir adam ile hayatı bütünüyle yaşayarak öğrenmiş, bilge bir ihtiyarın hayat tecrübesinden damıttığı hakikatlerin karşılaşması yahut karşılaştırması diyebiliriz.

Yazar Zorba ile konuştukça onun hayata bağlılığını anı yaşama konusundaki başarısını gördükçe kendisini sorgular ve bunu şu cümlelerle itiraf eder:

Hayatım boşuna geçmiş, diye düşünüyordum; elimde olsa da, bir sünger alıp bütün okuduklarımı, bütün görüp işittiklerimi silsem ve Zorba’nın okuluna girip büyük ve gerçek alfabeye başlasam! Ne kadar değişik bir yola girmiş olurdum! Beş duyumu ve bütün tenimi, sevip anlamaya iyice talim ettirmiş olurdum. Koşmayı, güreşmeyi, yüzmeyi, biniciliği, kürek çekmeyi, otomobil sürmeyi, atıcılığı öğrenirdim. Ruhumu tenle, tenimi de ruhla doldururdum; kısacası, içimde barıştırırdım bu yüzyıllık iki düşmanı.” (s.96)

Hiçbir şeye gereksinmem olmadığını sanırken, birdenbire her şeye gereksinmem olduğunu hissettim.” (s.143)

Yazar, Zorba’nın haklı olduğunu bilmektedir ama artık çok geçtir ve bu saatten sonra bu yanlıştan dönmenin imkan ve ihtimali de yoktur:

Zorba’nın haklı olduğunu biliyordum ama cesaretim yoktu. Hayatım yanlış yola sapmıştı, insanlarla olan ilişkilerimi bir iç konuşma haline sokmuştum. O kadar düşmüştüm ki, bir kadına aşık olma ile kitap okuma arasında seçim yapmam gerekse, kitabı seçerdim.” (s.126)

Ama ben kaçmadım. Kaçmayı göze alamadım. Trene binmedim, içimdeki kutsal ve devce çağrıya kulak vermedim, korkusuzca bir akılsızlık yapmadım. Mantığın ölçülü, soğuk ve insanca sesine uydum. Kalemi aldım…” (s.13)

Yazara göre bu yaşanmamışlığı telafi etmenin tek yolu kaleme kağıda sarılmaktır. Bu kaçışı şu cümlelerle anlatır:

“Yazıyor, her cümlede hafifliyor, yürekleniyor, sözcüğün olağanüstü gücüyle kotülüğün geri çekildiğini, kovalanıp atıldığını hissediyordum.”(s.138)

“Sanat, gerçekte, bir büyü oyunudur. İçimizde pusuya yatmış karanlık güçler oturmaktadır; öldürmek, yıkmak, öç almak, saldırmak için her zalimce davranışımızda, sanat tatlı flütüyle gelip bizi kurtarıyor.” (s.162)

Romanda yazar ve Zorba arasında kitaplar, okumak ve okumanın pratik hayata katkıları konusunda epeyce diyalog geçer ama bence bunlardan en önemlisi aşağıdaki satırlardır:

Bütün bunların ne demek olduğunu bana söyleyebilir misin? Kim yaptı bunları? Neden yaptı? Ve hepsinin üstünde de şu var. Neden ölüyoruz? (…)
-Bilmiyorum Zorba! (…)
-Öyleyse, nedir okuduğun o külüstür kağıtlar? Neden okuyorsun? Bunu söylemiyorlarsa neyi söylüyorlar?
-Senin bu sorduklarını yanıtlayamayan insanın üzüntüsünü söylüyorlar Zorba, dedim.
Zorba zıvanadan çıkmış halde, ayağını taşlara vurarak, ‘üzüntünün içine tüküreyim!’ dedi
.” (s.302)

Zorba yazarın ifadesiyle “insanlığın temel problemlerine egemen olmuş büyük filozoflar gibidir, onları acil gereksinmeler gibi yaşar” onun hayata bakışı bir çocuğun bakışına çok benzer. Gördüğü her şey ona olağanüstü görünür ve her sabah gözlerini açıp ağaçları, denizi, taşları, kuşları görünce, ağzı bir karış açılır ve ‘Nedir bu sır?’diye bağırır. Yazara göre Zorba’nın beyni okula gitmediği için bozulmamıştır. Çok şeyler yapıp çok şeyler görmüş ve çekmiş; açılmış, kalbi ilkel cesaretini kaybetmeden genişlemiştir. Oysa biz okumuşlar, havadaki sersem kuşlar gibiyiz.”dir. (s.83) Yazar onun hayat karşısındaki pratikliğini şu cümlelerle ifade eder:

“Benim, sandalyeme çakılmış, yalnızlığımın içinde düğüm düğüm çözmeye savaştığım bütün sorunları, bu adam dağların arasında; temiz hava içinde, kılıcıyla çözmüştü.”(s.258)

Zorba’nın kadınlara bakışı da enteresandır.  Ona göre kadın bitmez bir hikayedir, zayıf, narin bir yaratıktır, ince camdan bir vazodur ve özel bir dikkat ister. Hatta Zorba kadınları öylesine başka türlü görür ki onların hiçbir baskıya zorlamaya gelemeyeceğini, bu sebeple kadınlara özel yasalar konulmasını (hatta konulmamasını:) teklif eder:

Sen ne dersen de, kadın başka şeydir patron, insan değil, başka bir şey. Neden kızayım? Kadın anlaşılmaz bir şeydir ve gerek uygarlığın, gerekse dinin bütün yasaları yanılmaktadır kadın konusunda. Böyle davranıyorlar patron! Eğer yasa koymak benim elimden gelseydi, erkek için başka, kadın için başka yasa koyardım. Erkek için on, yüz, bin yasa; ne de olsa erkektir, kaldırır. Ama kadına hiç!”(s.111)

Yazar Zorba ile geçirdiği zamanlarda kendisini çok mutlu eder hisseder. Bu çocuk ruhlu ve saf yürekli adam ona çok iyi gelir. Bu durumu şu cümlelerle ifade eder: “Mutluydum; biliyordum bunu. Bir mutluluğu yaşarken onu kavramamız zordur; ancak o geçip de arkamıza baktığımız zaman, birdenbire biraz da hayranlıkla, ne kadar mutlu olduğumuzu anlarız.“(s.86)

Romana dair çok şey söylemek mümkün. Benim burada anlattıklarım romandan kendimce damıttığım özler sadece. Eminim Zorba’yı okuyan her okuyucu kendince çıkarımlar yapacak ve romanın hayatı sorgulatıcı atmosferi hepimizi bir tarafımızdan yakalayacak.  Zorba; hayata, okumaya, yazmaya ve yaşamaya dair ezber bozan cümlelerle dolu bir roman ve bakalım roman size hangi soruları sorduracak. Ben okudum… Sahi, eksik bir şey mi var hayatımda?

ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIM

“Dünyayı bugünkü durumuna getiren nedir, bilir misin? Yarım işler, yarım konuşmalar, yarım günahlar, yarım iyiliklerdir. Sonuna kadar git be insan, avare et ve korkma! Tanrı, baş şeytandan çok yarım şeytandan iğrenir!” (s.261)

“İnsan ne zaman insan olacak be? Pantolonlar, kolalı yakalar, şapkalar giyiyoruz, ama hala katırız, kurduz, tilkiyiz, domuzuz. Bizde Tanrı’nın sureti varmış! Kimde? Bizde mi? Tuh suratımıza!”(s.255)

“Sana söylüyorum patron, bu dünyada bütün olanlar haksız, haksız, haksız! Ben, ufacık kurt, ben çıplak salyangoz Zorba, hiçbir şeyin altını imzalamıyorum! Neden delikanlılarla genç kadınlar ölsün de hurdalar kalsın! Küçük çocuklar neden ölsün?” (s.280)

“Her acı yüreğimi ikiye böler patron. Ama o kırk yaralı yürek hemen kaynar ve yara görünmez; kaynamış yaralarla doluyum ben; onun için dayanıyorum.”(s.306)

“Avuç bir kum saatidir, hayat da onun içinden kaçıp kaybolur…”(s.87)

Portakal bahçeleri:)
“Bütün gece portakal ağaçlarının altında dolaştım. Sıcak bir rüzgar esiyordu. Açık olan göğsüm rüzgarla şişmişti. Kulağımda da bir dal fesleğen vardı. Yirmi yaşında bir köylü çocuğuydum; portakal bahçesinde bir aşağı, bir yukarı dolaşıyor, ıslık çalıp bekliyordum…Kimi beklediğimi bilmiyorum; ama kalbim sanki sevinçten parçalanacaktı.” (s.194)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın