İçeriğe geç

Baş Kaldıran Adam: Albert Camus

Üniversite yıllarında sular seller gibi Sartre okurken, bir arkadaşımın Albert Camus’nun kitaplarını tavsiye etmesiyle tanıştım onunla. Hayatımın anlamını sorguladığım, o devrin siyasi ortamındaki yaşam koşullarından bunaldığım dönemde, Camus bana tabir yerindeyse ilaç gibi gelmişti.

Hayata bir anlam yükleme ısrarımın ne kadar gereksiz bir çaba olduğunu öğrendiğimde, dünyaya Sisifos’un gözünden bakmaya başlamıştım. Sanırım bugünkü Epiküryen düşüncemin tohumları da o yıllarda Sisifos’un “Umutsuzluğun içindeki umudu” yakalamasıyla atılmıştı. Hiçbir zaman vazgeçmemeyi öğrenmiştim. Ölüme soğuk bakmayı ve başkaldırmayı da!

Camus ise bunu uzun yıllar önce babasının mezarı başında öğrenmişti. 1957 yılında, “ insanın yaşadığı vicdani sorunlara getirdiği aydınlık” nedeniyle Nobel ödülü alan Camus, yirmi dokuz yaşında ölen babasının mezarı başında şöyle düşünüyordu: “Varoluş, oğlu babasından daha yaşlı hale getiriyorsa, hayatta bir düzenden söz edilemez.” Camus tam da burada dünyanın düzenine başkaldırmaya başlamıştır artık.

Dünyayı akla aykırı olarak gören ve insan bilinci ile dünya arasındaki kopuşu “Saçma” olarak nitelendiren Camus, ölümle birlikte her şeyin sona ereceğini bilerek umutsuzluğun değil, yaşama sevincinin seçilmesini savunur. Yani başkaldırı bir bilinçlenme durumudur. Burada onun felsefeye yaptığı en büyük katkı, insanların kendilerine anlamsızlıktan başka bir şey vermeyen bir dünyada anlam aramanın “saçma” olduğu fikridir.
Ve elbette önemli olan “saçma”yı ortadan kaldırmak değil, ona meydan okumaktır.

Yaşam tüm anlamsızlığına rağmen yaşanmalıdır. Bu bağlamda başkaldırı, bireyin temel bir insan hakkı olan yaşama hakkını öne çıkarır. Yaşama hakkını savunabilmesi içinse insanın başkaldırmasını bilmesi gerekir.

Camus’ya göre başkaldırı, adalet ve özgürlüğü bağdaştırabilmekte yatar ve bu hiçbir zaman sınırsız özgürlük istemi değildir. Aksine özgürlüğün sınırları olsun ister ve bu sınır da her insanın başkaldırı gücüdür.
Onun bu başkaldırı düşüncesi herkesi içine alan, ölçülü, sınırlı, özgürlüğe dayalı, ölüme ve öldürmeye karşı, bütün insanlar için iyilik isteyen bir düşüncedir. Başkaldırmada umut, dayanışma ve yaşamı sevme vardır.

İki Dünya Savaşı sonrasında nesneleştirilen, yaşama hakkı kısıtlanan ve insani değerleri düşürülen insandan yola çıkarak, ona yeniden hak ettiği yeri kazandırma çabasıyla, “Çağının vicdanı ve tanığı” olarak nitelendirilen Camus’nun fikirleri bugün hala canlılığını ve geçerliliğini koruyor.
Üzülerek görüyoruz ki, felsefesindeki “saçma” onun peşini bırakmamış ve 1960 yılının Kasım ayında henüz kırk yedi yaşındayken saçma bir trafik kazasında hayata veda etmiştir.

Acaba, Camus böylelikle bize baş kaldıramayacağımız tek gerçeğin ölüm olduğunu göstermek mi istemiştir? Bunu asla bilemeyeceğiz…

Melek Koç

The following two tabs change content below.

Melek Koç

Görüyor muyuz sahiden, yoksa yürüyüp gidiyor muyuz? Günlük telaşın içinde hangimiz etrafındaki güzelliklerin farkına varıyor? Hep bir yerlere yetişmek, çalışmak, üretmek, kazanmak... daha iyi bir yaşam için sürekli çaba göstermek! Sonra? Ertelenen bir yaşam,yorgun bir beden ve sayılı günler... Ve de "Elde var hüzün!" Özetle, Behramoğlu'nun dediği gibi, "Hayatınızda AŞK yoksa, pek bir şey yok demektir..."

Latest posts by Melek Koç (see all)

Bir Cevap Yazın

Scroll Up