İçeriğe geç

BİRHAN KESKİN ŞİİRLERİNİN BANA FISILDADIKLARINA DAİR

Sorma bana, nedir karşılığı aşkın bir insanda

                                                                                      savaşın cinnetin kıyametin çağında.”(s.27)

Birhan Keskin şiirlerini Eser Gökay’ın okumalarıyla tanıdım. “Hüzünlü Gezinti Güvertesi”ni ve “Kışın Bana Yaptıkları”nı ezber edinceye kadar defalarca dinledim ve hala da dinliyorum. Öncelikle ifade edeyim ki bu bir şiir kitabı tanıtımı yazısı değil, inceleme, tahlil hiç değil, zira bana göre şiir anlatılabilir bir şey değil. Müzik gibi, rüya gibi, hayal gibi soyut bir şey şiir. Bu sebeple bu yazının okuyucuya verdiği, vereceği tek şey Birhan Keskin şiirlerine dikkat çekmek olabilir ki bu yazının bunun dışında bir amacı da yok zaten.

Ben şiir tahlili konusunda Ahmet Haşim gibi düşünürüm hep. Üstat, şiirin soyut bir şey olduğunu, musiki gibi ruha dolacağını, şiiri tahlil etmeye kalkışmanın bülbülü eti için öldürmeye benzeyen nafile bir iş olduğunu ifade eder ki bence çok da haklıdır. Bazı şiirler okundukları anda nettirler, üzerinde düşünmeye gerek yoktur, ama bazı şiirler önce ruhu doldururlar öyle ki şiir bize musikinin verdiği zevke yakın bir lezzet verir. Ve böyle şiirler okundukça derinleşir, okundukça anlam kazanırlar. İşte Birhan Keskin şiirleri de böyle. Bize çok tanıdık gelen hisleri öyle başka türlü anlatıyor ki okudukça içinizde bir yerlere dokunuyor ve mısralar ruhunuza yerleşiyor adeta.

“Ömür boş yere çıkılan bir yolculuğu anlatır /yanlış bir yere uğramaktır sonbahar /hışırdayan rüzgârdır / yaprak hışırdamaz.”(s.90) diyor mesela ve sonbahar ve yapraklar konusundaki tüm kalıplaşmış düşüncelerimizi yerle bir ediyor.

“Anı olacak bir şeyim yok /her şeyin dünündeyim.”(s.116) diyor ve uzun uzun düşündürüyor. “Her şeyin dününde olmak” diye tekrar edip duruyorsunuz içinizden ve anısızlığın iyi bir şey mi yoksa kötü bir şey mi olduğuna bi türlü karar verememiş olarak sayfayı çeviriyorsunuz.

“Uçurumu anladım / inadım bitti artık / uçurumu anlayan haklıdır / uçurumu anlayan susar.”(s.87) diyor mesela. Bazı durumlarda susmanın ne de zor olduğunu hatırlıyorsunuz ve acaba diyorsunuz kendi kendinize susmak, susabilmek için illa uçurumun dilini mi anlamak lazım? Kim bilir belki de öyledir…

“umarım bağışlarsın kederimi, haylazlığımı, /umutsuzluğumu, dalgınlığımı; /yani benden geçtiğinde anlamı sarsılan ne varsa…” (s.71) diyor sonra. Keder, haylazlık, umutsuzluk ve dalgınlık  kelimeleri nasıl böyle büyüleyici şekilde bir araya getirilir ve insan geride bıraktığı sevdiğine kendisini bu kadar zarif şekilde nasıl ifade eder diyor ve tutulup kalıyorsunuz.

“Sana böyle akmaktan çok korktuğum için / oldu her şey, /şelaleler de bu yüzden ilgilendiriyor beni” diye başlıyor bir şiire ve modern çağın insanının tüm korkularına tercüman oluyor. Acılarını mısralar boyunca anlattıktan sonra “Neyse, / sevgilim telefonun öbür ucunda ruffles yiyordu.” Derken hem gülümsetiyor hem de aşkta bir tarafın hep daha fazla yandığını, diğerinin ise acıya yalnızca seyirci kaldığını kısacık bir dizeyle zihnimize kazıyıveriyor.

“Biliyorsun, / bir baş dönmesi gibi sürüyor hayat,”(s.56) diyor mesela ve hayatın ve yaşamanın insan ruhuna yaptıklarını kısacık iki mısrayla en veciz şekilde özetleyiveriyor.  Sonra “Serin bir rüyanın hatırınadır Çektiğim dünya ağrısı.”(s.13) diyor ve dünyaya dair çektiğimiz tüm ağrılar bir anda diniveriyor. “Madem serin bir rüyanın hatırına çekelim bari”, deyiveriyorsunuz, içiniz umutla doluyor.

Birhan Keskin şiirlerini anlatmaya kalkışmak haddim değil. Benim aciz kalemimin elinden gelen bu şiirlere dikkat çekmektir sadece. Umarım bu yazı böyle bir amaca hizmet edebilmiştir. Bu noktada ben susuyorum, bırakalım şiir konuşsun:

 “Ben yumuşak tuşlarına basacağım hayatın

sen çatıyı kur.

Sırları soracağım ben,

sen hayatın anlamını ara.

Yazın yönünü değiştireceğim ben

sen yolculuğa çık.

Ben arka bahçeyi özleyeceğim

sen inat et.”

 

“Bekledik, başka başka odalarda

çektiğimiz ağrı dinsin,

bir çocukluk düşü gibi

ince bir sızıya dönsün diye”(s.55)

 

“İzini sür yolun, acının ormanı büyütür insanı.

vakit geniştir, ufuk sandığından daha yakın.”(s.53)

 

“En az benim kadar sessizdi. Benden de sessizdi.

Kendi sessizliğimi bir kenara koyup,

onun bana dokunan sessizliğini kırmaya çalışırdım.”(s.39)

 

“Mevsimler birinden öbürüne devrilirken, elimizi arı sokarken,

bisikletten düşüp dizlerimizi kanatırken canımıza bir şey olurdu; hissederdim. Ama acıya

dahil değildi, yine de bunlar.

Hayattı, yekpareydi işte.

Zaman, hayatı parçalara ayırıp parça parça görmeye başladığımızda, acı, o yekpâreliği

yitirdiğimizde oluşacaktı.

Şimdilik, dünya geniş ve ılıktı. Biz kendi ılık dünyamızın içinde salınan, uçuşan perilerdik.(s.37)

 

“Gördüm hepsini, gördüm hepsini, sabrın sonunu!

biri gelse, biri görse, biri görse, şimdi,

rüzgâr sallıyor beni.”(s.32)

 

“Kalkıyor musun? Kalk, ama

Kaderinin sesini unutma, gönül gözünün yanına.

Ve sözünün içine çektin madem,

Madem aldın beni de rüyana

Bu da benden, dalımdan bir hatıra:

Ayrılığın gümüş bilgisidir o, al

Helalü hoş olsun sana.”(s.30)

 

“Göçebesiyim çünkü bozkırın, ve her gün

ufkun mor çizgisini özlüyorum.”(s.27)

 

“Bana karışmış, bende erimiş

tarçın kokulu bir şeyler var.

Söz söylensin, dip zedelensin istemem

hatıra koleksiyoncusuyum hem yerim dar”(s.24)

 

“Sustum. Yeryüzü olacağı gibi olsun.”(s.22)

 

“Dağ susmaya giden yolu biliyor

sen bilmiyorsun.” (s.21)

 

“Kim anlayacak bu kör işaretleri?

Kimsenin dilinden okunmasın içimde ufalan.”(s.15)

 

“Kendi içine kıvrılmış, rüyasını unutmuş

soğuk taş değil miydim artık ben?

O bana bir rüya verdi, inanamadım.”(s.14)

 

“Su ve rüzgâr, dağ ve doruk,

sonsuz hepsi,

oysa camdaki sardunya gibi üşür

bana biçtiğin ömür,”(s.51)

 

“Dışarda kar usulca söylenir

içimde gidilmemiş parklar

dedesi olmamış çocuklar üşür”(s.142)

Reklamlar
The following two tabs change content below.

hercaiokumalar

Kitap gezgini, kitapları sığınak bilmiş bir firarî, hayat acıttığında, yalnız kaldığında, susmak ve durulmak istediğinde kitaplara yaslanmış bir kitapperest...

Bir Cevap Yazın

Scroll Up