İçeriğe geç

Yaşamın Anlamı

Dostoyevski’nin tüm kahramanları gibi ben de yaşamın anlamını sorgularım zaman zaman. Bir yanıt bulabildim mi, elbette hayır !

Nedir hayatın anlamı?

Mutluluk mu? Sanmıyorum…

Virginia Woolf’un kendini Ouse ırmağının soğuk sularına bırakmadan önce, kocasına yazdığı mektubun son satırları duygusal olduğu kadar gerçektir de: “Bizden daha mutlu olabilecek iki insan yoktur!” Hayatın anlamı eğer mutluluksa, insan bu kadar mutluyken onun anlamsız olduğunu nasıl düşünebilir? En mutlu olduğumuz anlarda bile yaşamı anlamsız kılan şey ne olabilir?

Eski ve kapanmayan yaralarımız mı? Bizi bağışlamasını istediğimiz bir tanrıya kendimizi beğendirme çabası mı? Tek düze bir yaşamın duvarları arasına sıkışmak mı? Bedel ödemekten bıktığımız aşkların bizi yorgun düşürmesi mi?

Sanırım hepsi!

Ama en çok da yaralarımız olmalı…

Sağaltmayı bir türlü beceremediğimiz! Zamanla geçer, denilen yaralar… Oysa zaman içinde daha da derinleşince, kapıldığımız o büyük umutsuzluklar anlamsız kılıyordu yaşanan mutlulukları da. Woolf mutlu olmasına rağmen, geçmişten gelen acılarını her kadın gibi kendine has hüzünle yaşamaya devam ediyordu. Ama dışındaki aydınlık dünya, içindeki karanlıkla gölgelendikçe yaşamın anlamı da kayboluyordu yavaş yavaş. Belki C.Pavese’nin en mutlu sayılabilecek gününde intiharı seçmesi de bu yüzdendi. “Kader diye bir şey yoktur, yalnız sınırlar vardır. En kötü yazgı, sınırları sabırla karşılamaktır. Karşı çıkmak gerekir!” dese de o acı çekmeye yazgılıdır. İstese de karşı çıkamaz. En mutlu günlerinde bile acı doludur. “Hayatın saldırılarına karşı kendini edebiyatla koruması” da fayda etmez. Kırk iki yaşında Torino’da bir otel odasında intihar ettiğinde yaşamının en mutlu günlerinden birini yaşıyordu Pavese. İtalya’nın prestijli edebiyat ödüllerinden birini aldığı gün ölmek istemesi, içindeki anlamsızlığa anlam yüklemek olabilir miydi acaba?

Bunu hiç bilemeyeceğiz…

Galiba, öncesinde derin acılar ve yaralar bulunan bir yaşamın sonrasında gelen mutluluk yaşama anlam kazandırmaya yetmiyordu. İçimizdeki öfke, kırgınlık, acı, güvensizlik, boşluk … adı her neyse, boğuyordu bizi. Ruhumuzu kurtarmak, yaşama anlam katmak imkansız oluyordu. Bir imkansızı yeniden anlama dönüştürmeyi başarmak için Borges olabilmek gerekiyordu.

Arjantin ulusal kütüphanesine müdür olarak atandığında artık görmüyordu Borges. Ama o bunu hayata karşı bir yenilgi olarak asla kabul etmedi. 800000 kitap ve körlük… Borges gibi bir yazara böyle bir ironiyi ancak Tanrı’nın yapabileceği doğruydu. Ve o da bunu ilahi bir şaka olarak kabullendi. Kitabı ve körlüğü aynı an da bağışlayan hayata asla küsmedi.

Herkes Borges olamaz tabii, hayatın anlamsızlığı karşısında direnemeyen insan ille intihar mı etmeli? Camus, bu sorunun yanıtını bir denemesinde şöyle veriyor: “Her şeyin anlamsız olduğu ve her şeyden umudu kesmek gerektiği düşüncesiyle nasıl yaşar insan? Her şeyin anlamsız olduğunu söylediğimiz anda bile anlamlı bir şey söylüyoruz. Dünyanın hiçbir anlamı yoktur demek, her türlü değer yargısını ortadan kaldırmak olur. Oysa yaşamak kendiliğinden bir değer yargısıdır. Ölmeye yanaşmadığı sürece insan yaşamayı seçiyor demektir.”

Evet, Camus her şeye rağmen yaşamayı seçiyordu. Kırk yedi yaşında anlamsız, saçma bir trafik kazasında ölene kadar. Yaşamın anlamsızlığını doğrulayan tanrının bir başka ironisi de bu olmalıydı…

Melek Koç

The following two tabs change content below.

Melek Koç

Görüyor muyuz sahiden, yoksa yürüyüp gidiyor muyuz? Günlük telaşın içinde hangimiz etrafındaki güzelliklerin farkına varıyor? Hep bir yerlere yetişmek, çalışmak, üretmek, kazanmak... daha iyi bir yaşam için sürekli çaba göstermek! Sonra? Ertelenen bir yaşam,yorgun bir beden ve sayılı günler... Ve de "Elde var hüzün!" Özetle, Behramoğlu'nun dediği gibi, "Hayatınızda AŞK yoksa, pek bir şey yok demektir..."

Latest posts by Melek Koç (see all)

Bir Cevap Yazın

Scroll Up