İçeriğe geç

HESSE’NİN “KNULP” ADLI ESERİNE DAİR: YALNIZLIĞI YOLDAŞ EDİNMİŞ SERSERİ BİR GEZGİN

Artık yalnızlığı tek başıma yudumlayacaktım…Acıydı bu yalnızlık ve sadece ilk günle sınırlı kalmadı, arada kuşkusuz biraz hafifler gibi olduysa da, o günden sonra bir türlü sona ermedi.“(s.61)

 Herman Hesse’nin “Knulp” adlı kitabını bir çırpıda okudum. Kitapla ilgili yaptığım küçük bir araştırma sonucunda Hesse’nin bu kitabı 1908-1915 yılları arasında yazmış olduğunu öğrendim. 1904 yılında ilk eseri ile edebiyat dünyasına giren ve 1943’te en yetkin eserlerinden biri olan “Boncuk Oyunu” adlı eserini edebiyat dünyasına kazandıran bir yazardan söz ettiğimize göre Knulp Hesse’nin ilk dönem eserlerinden biri sayılabilir. Daha sonra yazacağı Bozkırkurdu’nun içeriğine ve derinliğine bakıldığında Knulp’un tadı damağımızda kalan bir eksiklik taşıdığı çok bariz. Sanki Hesse bu eserinde anlatmak istediklerini öz olarak ifade etmiş, ama asıl konuya girememiş, karakterini yeterince detaylandıramamış gibi. Yanlış anlaşılma olmasın Knulp başlı başına çok iyi bir eser, ama işte insan bazen bir kitabı bitirir ve “keşke bitmeseydi” hissine kapılır ya Knulp da öyle oldu benim için. “Knulp”u konuştuğum bir arkadaşım eser için “Bozkırkurdu’nun önsözü” ifadesini kullanmıştı, ben de kitap hakkında benzer hislere kapıldım. Knulp bana göre, Bozkırkurdu’nun beni derinden etkileyen kahramanı Harry Haller’in eskizi gibiydi sanki. Sanki Hesse, “Knulp” ile gelecekteki kahramanı Harry Haller’in bir ön çalışmasını yapmış, ana hatlarını belirlemiş, Bozkırkurdu ile de onu zirveye çıkarmıştı.

Kitabın içeriği hakkında çok fazla detaya girmeden “Knulp”tan bahsetmek gerekirse şunları söyleyebilirim: “Knulp”; Fransizka’dan yediği ilk vurgundan sonra hayatını bambaşka bir surette yaşamaya başlayan, hayatın mutlu anların bir toplamı olduğunun fazlasıyla farkında serseri bir gezgin. Onu yola çıkartan sebepler farklı olsa da Knulp “Yabana Doğru”nun Chris’i gibi, yolda büyüyen, yolda zenginleşen, yola çıkmadan yola girmenin asla mümkün olmadığını fark eden bir akl-ı evvel belki de. Kimilerine göre bir deli, kimilerine göre akıllı, Zorba’nın delişmen kahramanı Alexi Zorba gibi aklına eseni aklına estiği gibi yapan bir yalnız kovboy. Yalnızlığı kendine yoldaş edinmiş, en sevdiklerini bile özgürlüğü uğruna geride bırakmış asi bir çılgın. Anı yaşayan, anda kalabilen ama bunun bedellerini fazlasıyla ödeyen, kalbinden başka kimseye hesap vermeyecek kadar da güçlü bir karakter. Mazur bir serseri, mağrur bir hayalperest. Kişiliğini korumak adına her türlü lüksten feragat edecek kadar şahsiyetli, menfaatlerine sırtını dönecek kadar ermiş gönüllü bir kazazede. Knulp, savaşını kendi ruhuyla hesaplaşmaktan ibaret gören bir savaşçı belki de. Knulp hakkında çok şey söylemek mümkün. Ama bırakalım da her okuyucu Knulp’u okusun ve oradan kendi ruhuna dönerek içindeki cümleleri damıtıp çıkarsın ortaya…

Geçenlerde “Tehlikeli Oyunlar”ın tiyatrosunu izledikten sonra yazdığım yazıda sanatın insana kendini hatırlatan, kendine döndüren yönünden bahsetmiştim. “Knulp” ile de aynı hisleri yaşadım. Dün dinlediğim Candan Erçetin şarkısı ve sabah keşfettiğim bir Ahmet Erhan şiiri de bana Knulp’u hatırlattı. Evet sanatta ayrım yok bu manada. Okuduğumuz bir kitap, izlediğimiz bir film ya da tiyatro oyunu, keyifle dinlediğimiz bir şarkı yahut şiir temelde aynı noktada birleşiyor: Hepimiz ırkımız, rengimiz, milliyetimiz, sosyal statümüz her ne olursa olsun insanız ve insan olmaktan kaynaklanan ortak noktalara sahibiz, sanat da bizi bize hatırlatmak için var ve iyi ki de var! Herkese sanatın her dalının tadıyla anlam kazanmış keyifli bir ömür diliyorum:)

Knulp da herhalde Franziska’ya Candan Erçetin gibi seslenirdi, ya da ben öyle hayal ettim:

Knulp, Ahmet Erhan’ın bu muhteşem yalnızlık şiirini okusaydı çok severdi bence😊

ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIM

“O zamanlar ben daha on dördündeyken Franziska’nın beni yarı yolda bıraktığı vakit. Nasıl biri olmak istesem olabilirdim. Ama o bana sırt çevirince içimde bir şey kırılıp koptu ya da berbat olup gitti.” (s.74)

“Franziska hakkında kötü bir şey söyleme bana, onun üzerine toz kondurmak istemem. İş düzgün gitseydi, sevgi denen şeyi güzel ve mutlu bir biçimde tanımış olurdum, belki bunun bana yardımı dokunur, okulla ve babamla aram düzelirdi. Çünkü -nasıl söylesem- bak, o günden sonra kimi dostlar, tanıdıklar, arkadaşlar edindim, ayrıca kimi aşklar yaşadım, ama bir daha bir kimsenin verdiği söze asla bel bağlamadım, ben de verdiğim bir söze kendimi bağlı hissetmedim. Bir daha asla. İşime geldiği gibi yaşadım hep, elimin altında bol bol özgürlük ve güzellik vardı, ama ben hep yalnız kaldım.”(s.72)den sonra kendisinden hayır gelmez birine dönüştüm.”(s.87)

“Orada gizlice veda edeceği pek çok şey vardı; ırmak, köprü, pazar meydanı, bir zamanki bahçeleri ve Franziska.”(s.74)

“Hala bütün bunların ne anlama geldiğini görmüyor musun, koca çocuk? Her gittiğin yere biraz çocuk sersemliği ve çocuk gülüşü taşıyıp götürmen için haylaz ve göçebe biri olman gerektiğini anlamadın mı daha? Dört bir tarafta insanlar seni biraz sevsinler, sana biraz takılsınlar, sana biraz minnettarlık duysunlar diye?”(s.89)

“Rüyamda birbirinden güzel, birbirinden keyifli şeyler gördüm, ama hiçbiri aklımda kalmadı; tek anımsadığım şey, gördüklerimin şahane şeyler olduğu.”

“Her insan ermiş biridir, yeter ki düşünceleri ve eylemleri gerçekten ciddi nitelik taşısın.”

“Hep düşündü durdu; uzun, zahmetli, insana yararı dokunmayan yollarda, azgın dikenli çalılıkların içine düşer gibi, çarçur edilmiş yaşamının karmaşası içine giderek daha da gömülmüş, ama yaşamına anlam kazandırıp kendisine bir avuntu sağlayacak bir şey ele geçirememişti.”(s.86)

“Her insanın kendine özgü bir ruhu var. Onu başka bir ruhla karıştıramaz. İki insan birbirine yaklaşabilir, birbiriyle konuşabilir, birbirinin hemen burnunun ucunda olabilir, ama ruhları bulunduğu yere kök salmış çiçeklere benzer, hiçbiri kalkıp ötekisinin yanına gelemez, bunun için kökünü terk etmesi gerekir, böyle bir şeyi de başaramaz.”(s.54)

İkili ilişkilerdeki uçurum!

“İnsanlar arasındaki ilişkilerde saklı acıyı henüz tatmamış, kendilerini birbirine bağlayan bağ ne kadar sıkı olursa olsun iki insan arasında her zaman bir uçurumun var olduğunu, bunu ancak sevginin, o da zaman zaman oluşturacağı geçici bir köprüyle aşabileceğini henüz yaşamamıştım.”(s.48)

“Bak, ben yaşamımda iki kez âşık oldum. Hem de adamakıllı. Her ikisinde de bunun sonsuza kadar süreceğine, ancak ölümle sona erebileceğine inanmıştım. Her ikisi de sona erdi ve ben ölmedim. Memleketimde bir arkadaş edinmiştim. Yaşadığımız sürece ayrılabileceğimizi bir an olsun düşünmedim ama ayrıldık. Hem de uzun zaman önce.” (s.62)

En güzel, en sevimli şey nedir??

“En güzel, en sevimli şey, endamı yerinde şöyle sarı saçlı körpecik bir kızdır derim. Ama doğru değildir bu, çünkü çok sık öyle olur ki siyah saçlı bir kız neredeyse daha güzel görünür gözüme. Ve sonra, yine öyle olur ki, yükseklerde tam bir özgürlük içinde süzülen güzel bir kuş görür, en güzel, en sevimli şey bu kuştur, derim. Bir başka sefer de, diyelim kanatlarında göz göz kırmızı beneklerle bir kelebekten ya da her şeyin parıldadığı ama göz kamaştırmadığı; her şeyin işte öylesine şen ve masum göründüğü bir akşamüzeri gökyüzündeki bulutlara vurmuş güneş ışığından daha harikulade bir şey olamaz, diye geçiririm içimden.” (s.47)

Böbürlenmek!

“Bilmediği şey değildi, biri kalkıp mutluluğuyla ya da erdemliliğiyle böbürlenip büyüklendi mi, bunun arkasında bir bit yeniği olurdu hep, terzi dostunun bir zamanki dindarlığında da durum aynıydı. İnsanların bu budalalıklarına seyirci kalabilirdi, onlara gülüp geçebilirdi ya da acıyabilirdi, ama onları izledikleri yoldan döndürmeyi doğru saymıyordu.”(s.37)

“Başkalarının işine burnunu sokmaktan hoşlanmayan biriydi; insanları olduklarından daha iyi, daha akıllı kimselere dönüştürmek gibi bir gereksinim duyduğu yoktu.”(s.37)

“Çocuklarına sevgiyle, güler yüzle davran. Böyle yapmakla yarı yarıya yedirip içirmiş olursun onları.”(s.29)

Hayatın pratiği kitaplarda yazmaz!

“Neyin gerçek olduğunu, yaşamın aslında nasıl bir düzene uygun olarak akıp gittiğini herkesin kendi kafasından bulup çıkarması gerekiyor, kimse kitaplardan öğrenemez bunu, ben böyle düşünüyorum.”

Hesse’nin “Bozkırkurdu” adlı romanı hakkındaki değerlendirmem için:

https://hercaiokumalar.wordpress.com/2017/09/13/icimizde-bir-bozkirkurdu-mu-tasiyoruz/

Tehlikeli Oyunlar’ın tiyatrosu hakkındaki yazım için:

https://hercaiokumalar.wordpress.com/2017/11/04/tehlikeli-oyunlarin-bir-tiyatro-solenine-donusmesini-seyretmek/


The following two tabs change content below.

hercaiokumalar

Kitap gezgini, kitapları sığınak bilmiş bir firarî, hayat acıttığında, yalnız kaldığında, susmak ve durulmak istediğinde kitaplara yaslanmış bir kitapperest...

1 Yorum »

Bir Cevap Yazın

Scroll Up