İçeriğe geç

ÖFKE

Bugün ayın bilmem kaçı… Çokta önemli değil aslında. Sana fayda vermeyen, birşey katmayan, delileştirip arsızlaştıran hiçbir zamanın önemi yok. Kalemi bastırarak yazıp, kağıdı hırpalamanında.. Haklılığı kanıtlanmış bir öfkeyi kim sakinleştirebilir? Ne dindirip, mâkul kılar ki.. Yeni ev, yeni arkadaş, kuvvetlendirilen ilişkiler, yeni bir adam? Hiçbiri… Hiçbirşey bu öfkenin intikamıyla baş edemez. Çay yudumlarken aniden akla gelip çayı zehir eden, başkalarının mutlu günlerini dahi sana hissizleştiren, birbirine gülen insanların içten içe yankılanan kinlerini duyan, gözüyle dahi görse artık güvenmeyi beceremeyen biri olup çıkarır. Bir anlayış bekler karşısındakinden. Sokluksuz bir anlayış değildir bu. Bir anlık, bir nefeslik bile olsa bir anlayış. Gelmeyişin öfkesiyle bu isteğinden de vazgeçer. Artık hiçbir şeyi sorgulamaz. Çünkü o içindeki kusmuk kokulu öfke, onun artık güzelliğe giden tüm yollarını tıkayıverir. Kendimize olan öfkemizden bahsediyorum. Yapsam olurdu, sussam biterdi, sevsem geçerdi dediğimiz “keşkelerin” çocuğu olan bir öfke.. Hiç daha oturup bir kere bile tek tek inceleyip sorgulamadığımız, çöp kutusuna benzettiğimiz içimizden, içimizin açıklanamayan öfkesinden bahsediyorum.. Ölen tüm güzelliklere olan öfkemiz, bir gün samimice konuştuğumuz ama ertesi gün unutulmuşluğumuza olan öfkemiz. Kendimizi unutulmayacak kadar mükemmel sanan egomuza olan öfkemiz. Saygıyı beklerken yaptığımız en büyük saygısızlıktır öfkemiz.. Ama bitmez, bitmemeli. Çünkü bize göre huzur bizi dibe çeker. Kendimizden hiç ayırmadığımız suçluluk ve kin duygularını mutluluk yaşlandırıp öldürür. Gün geçtikçe, nefes gibi, yaşımız gibi, etrafımızdaki sesler, ışıklar da çoğalıyor. Bu durum bizim canımızı kimi zaman rahatlatsada çoğu zaman sıkıp bunaltıyor. Hiç birşey eskisi gibi olmuyor. Az önce, bundan iki cümle öncesini düşünürken, şimdi pat diye değil de “zamanı yaşayarak” direk atlamadan yazıyorum bu cümleleri. Keşke her zaman bu kadar saniyeci ve farkındalığı yüksek kişiler olabilsek. Keşke bize verilen ömrü öfke zımbırtısına kurban etmeyip, inadına güzel olan herşeyin yanında olup lezzet alabilsek. Yazarken  başucumda olan mumun ışığı, yazmanın sonuna doğru gittikçe sönen, faydasızlaşan birşey olucak. Aslında o bittikçe yazı tamamlanacak. Bir yağ yığınının faydası kaleme vuracak kadar mukaddesleşti. Oysa ilâhi kelama mazhar olacak kadar mukaddes bir varlığı öfkeye bulayıp, mundar etmeyi bizden başka hiçbir varlık beceremezdi…

Ayşenur Demir

The following two tabs change content below.

Ayşenur

Falanın filanı

Latest posts by Ayşenur (see all)

2 Yorumlar »

Bir Cevap Yazın

Scroll Up