İçeriğe geç

DİNO BUZZATİ’NİN “TATAR ÇÖLÜ” ROMANI HAKKINDA: BEKLEMEKLE TÜKETİLEN BİR ÖMRÜN HİKAYESİ

“…kenti bir eylül sabahı terk etti.”(Tatar Çölü, s.5)

Dino Buzzati’nin “Tatar Çölü” adlı romanı, subay çıkan Giovanni Drogo’nun ilk atandığı yer olan Bastiani Kalesi’ne gitmek üzere “bir eylül sabahı” kenti “terk etmesiyle” açılıyor. İyi kurgulanmış metinlerde manasız tek bir kelimeye bile rastlayamazsınız, her kelimenin hatta noktalama işaretlerinin dahi hizmet ettiği bir bütünlük mevcuttur. Bu manada “Tatar Çölü” romanı aslında bize daha ilk cümlesinden söyleyeceğini söylemeye başlıyor. Evin ve yaşanılan kentin bir eylül sabahı terk edilmesi bize sonbaharı, ayrılığı, dolayısıyla hüznü çağrıştırdığı gibi”terk etmek” fiilinin seçilmesi de Drogo’nun eski yaşamını geride bıraktığını ve yaşamının artık bambaşka bir mecrada akacağını haber veriyor. Drogo, ilk görev yerine büyük bir heyecan içinde giderken yolun zannettiğinden çok daha uzun ve zorlu olması ve gittiği kalenin hiç de hayal ettiği gibi görkemli olmaması karşısında ilk hayal kırıklığını da yaşamış oluyor. Ve her cümle bize Bastiani Kalesi’nin romanda bir kaleden öte anlamlar kastettiğini hissettiriyor.

Drogo, kaleye ilk geldiği zaman ayrılmayı düşünüyor, ama üstlerinin tavsiyelerini dinleyerek bir süre kalıp öyle ayrılmaya karar veriyor. Fakat geçen zaman, insanın kanına işleyen alışkanlıklar ve hayatın monoton ritmi Drogo’nun zihninde Bastiani Kalesi’ni aşılamaz bir “hapishaneye” dönüştürüyor ve başlangıçta gitmek niyetinde olduğu kale’si içinden çıkamadığı, çıktığında geri dönmek için sabırsızlandığı bir mekan haline geliyor.

Romanın bende neler uyandırdığına gelince: Ömrümüz aslında hep bir şeyleri beklemekle geçiyor, taa çocukluk yıllarımızdan itibaren mutlulukları beklemeye şartlandırılıyoruz adeta. Ânı fark etmek, ânın tadını çıkarmak yerine hep belirsiz olan bir şeyleri bekliyoruz ve mutluluğun o beklenilen şey gerçekleştiğinde yaşanılacağına inanıyor, bu şekilde kendimizi teselli ediyoruz. Oysaki zamanımız sınırlı ve geçen her saniye aleyhimize işliyor, hayat kaçıyor, yaşanmadan yaşanamadan, bekleyerek geçip gidiyor.

Buzzati, Tatar Çölü romanında metaforik bir anlatımı tercih ediyor. İnsanın hayatta heyecanını yitirmesiyle birlikte sıradanlaşan, monotonlaşan, birbirinin aynı haline gelen günlerinin onu nasıl yavaş yavaş tükettiğini, ruhunu nasıl boşalttığını anlatıyor bize. İnsana, insanlığa bir uyarı yapıyor aslında. Monotonluk bir zehir gibi girer insanın kanına. İnsan rahatlığa, alışkanlıklığa esir düştüğünde bu durum onun içine kapanıp kaldığı bir kaleye dönüşür adeta. Aslında bu kalenin surlarını aşmak başlangıçta kolay gibi görünür, ama zaman geçtikçe insan daha da gömülür kendi kalesine ve sonunda içinden çıkamaz hale gelir. Buzzati, insan ruhunu iyi tanıyan bir yazar ve romanıyla bizleri alışkanlık tuzağına düsmememiz konusunda nazik bir şekilde uyarıyor. Etrafımızda bizi bundan alıkoyan onca engel varken hayatın anlamını keşfedip kendimizi aşmak, beklemek yerine faaliyete geçip şartları değiştirmek hiç kolay değil. Ama her şeye rağmen harekete geçmek ve makus talihimizi aşmak “bizim elimizde” yeter ki bu farkındalıkla yaşamayı öğrenelim.

ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIM

“…ama sonuçta dünyada yapayalnızdı ve onu kendisinden başka sevecek kimse yoktu.”(s.227)

Susarak konuşmak…

“Bu konuşmanın onları birbirinden ayırdığının farkına vararak yeniden sustular. Aynı duvarlar arasında, aynı hayallerle, neredeyse otuz yıl yan yana yaşadıktan sonra birbirlerine ne diyebilirlerdi ki?”(s.205)

“Bir yanda çalılıklarla kaplı kayaları, ıslak nehir yataklarını, uzakta gökyüzünde birbirinin üzerine binen çıplak tepeleri, dağların aşılmaz yüzünü, öbür yanda ise vadinin yamacında utangaç ve yabancılık çeken, kalede birkaç ay kalacağını ve ileride parlak bir kariyeri olacağını düşünen, zaferle sonuçlanacağını umduğu askerî başarıların ve romantik aşkların hayalini kuran bu genç teğmeni görüyordu.” (s.201)

“Drogo, günden güne bu esrarlı parçalanmanın daha da arttığını görüyor, karşı çıkmaya çalışıyor ama bir sonuç alamıyordu. Kaledeki tek biçimli yaşamda kendine bir nirengi noktası bulamıyor ve saatler daha onun saymasına vakit kalmadan akıp gidiyordu.”(s.192)

“…yani dünyada herkes Giovanni Drogo’ya hiç aldırmaksızın yaşayıp duruyordu.”(s.149)

Evimizin tanıdık kokusu:)

“Evin kapısı açıldığında, Drogo birdenbire, çocukken yaz tatili sonunda şehre döndüğünde duyduğu o tanıdık kokuyu duydu. Bu bildik ve dost bir kokuydu (…)Evet, bu koku Giovanni’ye, geçmiş yılları, pazar günlerinin hoşluğunu, neşeli akşam yemeklerini, yitip gitmiş çocukluğunu anımsatıyor ama aynı zamanda da kapalı pencereleri, ev ödevlerini, sabah temizliğini, hastalıkları, kavgaları, fareleri de düşündürüyordu.”(s.148)

Sıradanlaşan yaşam bir hapishaneye dönüşürse…

“Sizin gibilerini daha önce de gördüm’ diye devam etti komutan.’Yavaş yavaş kalede kalmaya alıştılar, buraya hapsoldular, hiç kıpırdayamadılar. Sonuçta otuz yaşında kocadılar.”(s.141)

Öyle çok yanılmıştı ki…

“Ve Filimore, aslını sorarsanız, talihini karşılamaya, selamına karşılık vermeye cesaret edemiyordu; şimdiye değin öyle çok yanılmıştı ki artık bıkmıştı.”(s.113)

Bir gün umutlar da tükenir!

“Bunun nedeni Filimore’un bugüne değin çok uzun süre beklemiş olması ve belli bir yaştan sonra umutlanmanın aşırı derecede çaba gerektirmesi, yani insanın yirmi yaşında sahip olduğu inanca asla tekrar kavuşamamasıydı.”(s.113)

Yaşamı öğüten duvar saati!!

“Bu arada, masanın karşısındaki duvar saati yaşamı öğütmeye devam ediyor.”(s.113)

“Önünde öyle çok zaman vardı ki. Yaşamdaki tüm güzel şeyler onu bekliyor gibiydi. Aceleye ne gerek vardı? Kadınları, o uzaktaki sevimli yaratıkları bile, yaşamın doğal akışının kendisine nasıl olsa bir gün sunacağı kesin bir mutluluk olarak görüyordu.”(s.75)

Tutamıyorum Zamanı!

“Dünle evvelsi gün birbirinden farksızdı, onları birbirinden ayırt edebilmesi olanaksızdı; üç gün önce olmuş bir şey de yirmi gün önce olmuş bir şey de sonuçta ona eskiden olup bitmiş bir şey olarak görünüyordu. Böylece o ayırdına varamadan zaman akıp gidiyordu.”(s.73)

Monoton Ritmin Tuzağı!

… (Drogo) şimdiden alışkanlıkların uyuşukluğunu, askerlere özgü kibiri, her günkü duvarlara karşı duyduğu evcil bir aşkı duyumsamaya başlamıştı. Görevin monoton ritmi çerçevesinde dört ay onu tuzağa düşürmeye yetmişti.”(s.71)

Ah bu alışkanlık!!

“…Drogo kendi sesini tanımakta güçlük çekerek. ‘Gayet iyiyim ve burada kalmak istiyorum.”(s.70)

Neyi bekliyoruz??

“Halbuki, birisi ona ‘Yaşadığın sürece bu hep böyle olacak, sonuna kadar hep aynı şey’, demiş olsaydı o da kendine gelirdi. ‘Olamaz’, derdi, ‘Muhakkak farklı bir şeyler olagelmeli, öyle bir şey ki insan: Artık sonuna gelmiş olsam bile beklemeye değmiş diyebilmeli.”(s.57)

Ömür tüketmek!!

“Zamanla gitgide belirsizleşen bu uzak olasılık uğruna koskoca yetişkin adamlar yaşamlarının en güzel bölümünü burada tüketiyorlardı.” (s.57)

Ben geçici olarak buradayım:))

“On beş yıl teğmenim, on beş lanet olası yıldır burada ve hâlâ o bilinen hikâyeyi anlatıp duruyor: Ben geçici olarak buradayım, her an gidebilirim.”(s.54)

Unutuş!

“Tronk’un diğer insanlara ilişkin hiçbir şey anımsamadığını ve onun için kale ve iğrenç yönetmelikler dışında hiçbir şeyin mevcut olmadığını anlamak için yüzüne bakmak yeterliydi. Tronk, genç kızların sesindeki tatlı tınıyı, bahçelerin, ırmakların ve kale çevresindeki sıska ve seyrek çalılıklar dışındaki ağaçların neye benzediğini unutmuştu.” (s.44)

Yalnızız!

“…hatta sadece kalede değil tüm bir dünyada tek bir insanoğlu kendisini düşünmeyecekti; herkesin kendi meşguliyeti vardı, herkes kendi kendine zor yetiyordu, hatta annesi bile, evet, belki de annesi bile şu anda başka şey düşünüyordu.”(s.33)

Yitip giden mutluluk!

“Demek ki annesi, bir daha hiç geri gelmemek üzere yitip gitmiş bir mutluluğu olduğu gibi koruyabileceğine, zamanın akışını durdurabileceğine, oğlu geri geldiğinde kapı ve camları açmakla her şeyin eskisi gibi olabileceğine inanıyordu.(s.8)

                                                                                                                                       AYŞE Y.

                                                                                              hercaiokumalar.wordpress.com

TÜRK EDEBİYATININ DROGO’SU[1] FERHUNDE KALFA OLABİLİR Mİ?

The following two tabs change content below.

hercaiokumalar

Kitap gezgini, kitapları sığınak bilmiş bir firarî, hayat acıttığında, yalnız kaldığında, susmak ve durulmak istediğinde kitaplara yaslanmış bir kitapperest...

Bir Cevap Yazın

简体中文 简体中文 Nederlands Nederlands English English Français Français Deutsch Deutsch Italiano Italiano Português Português Русский Русский Español Español Türkçe Türkçe
Scroll Up